5 Haziran 2013 Çarşamba

Beynimi satışa çıkardım.

Bir anda umutsuzluk kurşunu geliyor uzaklardan bir iki gün öncesinden hissediyorum. O kadar alıştım ki artık kendisine yine mi diyorum kendi kendime yine mi? Ardından taramalı tüfekten çıkıyor mutsuzluk kurşunları delik deşik ediyorlar beni. Neden böylesine güçlü saldırdıklarını bilmiyorum, kimin saldırdığını ise bulamıyorum sağımda solumda kimse yok, benimle savaşan kimse yok gibi gözüküyor belki de tüm bunlar hayaldir tıpkı filmlerde gördüğüm gibi belki de çok kötü bir benzetme silahtan çıkan kurşun benzetmesi diyorum. Ama bir anda delik deşik oluyorum canım çok acıyor ama artık ağlamıyorum. Depresyondasın diyorlar eğer varsa öyle bir şey evet öyleyim hatta internetten testini çözdüm şiddetli depresyonun başındaymışım tedaviye ihtiyacım varmış diye cevap verip gülüyorum.. Hayatın her saldırısı bir öncekinden daha kuvvetli oluyor her geçen yıl deşiklerim deliklerimden fazla oluyor. Ama her seferinde bu sefer kesin kalkamayacağım dediğimde yine kalkıyorum oysa ki kalkmak istemiyorum biliyor musunuz? Öylece yerde yatıp gökyüzünü izlemek istiyorum ama bütün o delikler sanki Terminatör filmindeki kötü robot gibi kapanıyor. Ben neyse deyip devam ediyorum, neyse deyip siktir ediyorum. Sonra tıpkı o kötü robot gibi sizleri kıskanıyorum bazen öyle kıskanıyorum ki parmağımın altında bir nükleer bomba olsa hepinize yok edecek kadar kıskanıyorum.

31 Mayıs 2013 Cuma

.

Duruyorum bakıyorum etrafa ağlayacak gibi oluyorum sonra devam ediyorum. Vitamin mi eksik ki diyorum bir sıkıntı olmalı, gözlerimi kapatıyorum ama uzun süre bekleyemiyorum korkuyorum. Açtığımda yine korkuyorum, çünkü hayat korkutucu öylece hiç bir şey yapamadan gidecek olmak. Ne olacağı belli değil tıpkı bundan 1 saat önce bundan 1 yıl önce olduğu gibi hala ne olacağı belli değil. Her şey yoluna girecek, her şey yoluna girecek, her şey yoluna girecek her şeyin yoluna girmesi iyi mi ki? Zaman geçiyor, hatırlanması gereken binlerce saat anı yavaş yavaş unutuluyor, eskiden çok acı verenler şimdi sadece ufak bir toplu iğne kadar can acıtıyor. Değiştireceğimler en iyisi ben değişeyime dönüştü. İki yüzlülük suratımıza işlemiş ancak konuşuyor, konuşuyor susuyor susuyoruz.

Güzel şarkılar paylaşan insanlar var iyi ki varlar uzaktalar da olsa konuşmasak da

29 Mayıs 2013 Çarşamba

yayın başlığı

Kaybettiklerimiz kazandıklarımızdan daha önemliydi her zaman öyleydi. Bir tren garında oturuyor camdaki kendi yansımama bakıyordum. Herhangi bir trene binmeyecektim hayatımda hiç bir zaman trene binmedim sadece burada bekleyip bir şeylerin olmasını bekliyorum. Camdaki hem kendi yansımama bakıyor hem de insanları kendi gözlerimle izlemeye utandığımdan camın üzerinden onları dikizliyordum. Bu küçük garda umutsuz da olsam masanın üzerindeki küçük fotoğraf makinamın yaptığı kayıdı hiç bir zaman durdurmadım. Hiç bir zaman yerini değiştirmedim hep aynı sandalyeye oturdum hep aynı yere fotoğraf makinasını yerleştirdim hemen arkamda birbirini bıçaklayan insanlar olsa bile umursamadım. Aradan geçen 28 gün sonunda hiç bir şey olmadı gelecek 6 yıl boyunca da olmayacak. Mucizelere inandığımdan değil ama siz beni anlıyorsunuz ne demek istediğimi neler hissettiğimi. Bu küçük kasabanın hareketsiz garına kameramı koymaktansa başka bir yere gitmeliydim belki de ama ya gittiğimde kıyamet kopmaya tam da bu küçük gardan başlarsa

29 Şubat önemlidir.




"We're over a forest, there's millions of snowflakes
We're dancing
The world is so loud, keep falling and I'll find you"

9 Ocak 2013 Çarşamba

Devam ediyorum

Hayallerimden kendim sorumluyum. Gerçekleşmesi için hiç bir şey yapmayıp öylece bekledim bir mucizeyi şimdiyse sanki birilerinin; benden daha önce yaşamış, şu an benimle beraber yaşayan, gelecekte yaşayacak olan birilerinin ayak izlerini takip ediyormışum gibi geliyor. Hayat bizi sıkıyor  daha sonra yavaş yavaş bu sıkılmaya alıştırıyor. Peki ne yapmamız gerek? İnanın ben de bilmiyorum. Ben beklemeye devam ediyor, daha sonra pişman oluyorum. Tanıdık geliyor belki bu söylediklerim aynı benim gibi diyorsunuz belki de. Bense ne şaşırtabilir ki yıllardır yaşayan insan oğlunu diye düşünüyorum. 

29 Kasım 2012 Perşembe

snoopy'i çok severdim ama anlamazdım.




Duymayabiliyoruz ama ne yaparsak yapalım gözlerimiz görüyor. Tamamımız çalışmıyor ama çalışan çok kişi var. Zaman zaman aklıma geliyor tanıdığım ölmüş insanlar. Sonra hiç bir şey olmamış gibi çıkıyorlar.


6 Kasım 2012 Salı

çok fazla içer oldum

kötü oldu yani aslında.
bağımlı gibin değil de

23 Ekim 2012 Salı

zor

Yazdıklarını okuduğunda o kadar içten tebessüm etmişti ki her şey için çok geç olduğunu bildiğinden durgunlaştı. Hala nasıl mutlu olacağını düşünüyor. Ne yapmalıyım diye iç geçiriyordu. Bir filmde ya da kitapta değildi. Bazı zamanlar kendisini akılda kalabilecek hiç bir süslü cümlesi olmayan sıkıcı bir oyunda hissetse de onun asıl ihtiyacı bilim kurguda yaşamaktı. Aynı sahnenin üstünde sadece dekor değişiklikleri değildi istediği bir gün jüpiterde bir gün 1800lerde yaşamak istiyordu. Çok üzüldü ne benzetmelere ne de üçüncü sınıf örneklere ihtiyacı vardı. Tüm insanlar nasıl çok üzülüyorsa o da aynı şekilde çok üzülmüştü. Ne kadar benzediklerini, yerli yersiz kurdukları komik hayalleri, o ufak ellerle kirpiğe dokunuşları, telefonla konuşurken uyuyakalmasını hatırladı ama yıllar geçmişti. Şimdiyse yarına kadar Nasreddin Hoca resimleriyle dolması gerken boş kağıtlar vardı çalışma masasının üstünde. Eşeğe ters binen, göle maya tutan gülümseyen beyaz sakallı tontiş bir dede. Zor değildi yıllardır çocuk kitaplarına resim yapıyordu. Bir öyküden beklendiği gibi çok üzgün olduğundan dolayı çizememezlik yapmadı. Çünkü o sizden ve benden biriydi. Kalemi yavaş yavaş hareket ettirmeye başladığında gündelik hayatına dönecekti. Resmettiği beyaz sakallı dedeyle yıllar sonra karşılaştığında ona üzgün gözükmeyecekti. Nasreddin hoca aynı Nasreddin hocaydı. Hayatı ise tüm Nasreddin hocalar birbirlerine nasıl benziyorsa başkalarının hayatına öyle benziyordu. Çok fazla insan vardı ama hissedilebilecek duyguların hepsi yazılmış, çizilmiş, film edilmiş, gitarla sazla söylenmiş defalarca değişik şekilde anlatılmıştı. Sonuç olarak ise hepsi aynıydı onun için. Hayatının sadeliği zaman zaman kendisini rahatsız etse de bu bahsettiğimiz küçük zamanlar haftada bir saatten fazla zamanını işgal etmiyordu. Çünkü gündelik hayat çünkü o rutin eylemler tüm zamanını işgal ediyordu modern insanın. Oysa ki küçükken daha çok zamanı vardı. şimdiyse tek isteği onu tebessüm ettiren cümlelerinden dolayı kör kütük sarhoş olma isteği Nasreddin hoca gibi berbat bir mizah anlayışıyla yaratılmış bir karakteri resmetme zorunluluğundan dolayı yalan oluyordu. Ve biliyordu ki Nasreddin hocayı çizmeyi bitirdiğinde asla şimdiki gibi üzgün olmayacak asla bu kadar içmek istemeyecekti. Evet hayat ona acımasızdı, herkesinki gibi bir hayatı olmasına rağmen mutlu değildi. Belki de kimse mutlu değildir sonucuna ise  ortalamanın hayli üstündeki gözlem yeteneği yüzünden varamıyordu.