müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Şubat 2012 Çarşamba

Yakışıklı Dragon iki tane

3 Kasım 2011 Perşembe

Nice Dream

"If you think that you're strong enough
If you think you belong enough"

Düşünmüyorsak napıcaz be azizim?

17 Ekim 2011 Pazartesi

Uyandım da ne için?

Kafam çok kaşındı bir kez daha banyoya girmek için uyandım. Sonra çıktım uyuyamadım. Windows 7 diyor ki "This copy of Windows is not genuine" umursamıyorum. Genuine dediğin nedir ki azizim? Şöyle şarkı yapıyor mesela gevur

"You will never be alone
As long as I am alive
You will never be alone
I'll stand the test of time

And I will forever stand so strong for you
I'm yours as long as I am alive..."

Bu ne lan diyorum ben de? Baştan sona pek fena sözler. Yok hep senin için varmışım da zartmış zurtmuş. Şarkı sözü yazacak olsam şöyle olurdu. Şöyle olurdu dedim bir bok yazamadım ama uğraştım hakikaten. Şarkı sözü yazamazmışım demek ki ama basit olacak şarkı sözü dediğin. Zaten şarkı da söz olmamalı Mozart söz yazmış mı şarkılarına yazmamış Kenan Doğulu yazmış ama ne yazmış Kenan Doğulu bilemedim ama Serdar Ortaç binlerce dansöz var demiş. Neyse yaz yağmuru gider gelir yüreğimeden(uydurdum sanki) daha iyidir.

Mozart demişken insan dediğin şunu dinlediğinde gözleri dolan varlıktır.

23 Şubat 2010 Salı

Yazasım var

Bir şeyler yazasım var ama ne olduğunu bilmiyorum. Ben de şu an olduğu gibi sadece yazıyorum. Sorunlarım var ne olduğunu da biliyorum ama çözmek için uğraşmıyorum. Tam şu anda olduğu gibi hiç bir şey yapmadan beklemeyi tercih ediyorum. Çok dingin bir uyuşukluğun içerisinde hani tunakiremitçiler nasıl der -heh buldum- yüzüyorum. Bunu yapmalıyım şunu yapmalıyımların hepsi son kullanma tarihini tüketti ama yine de bilinen geçmiş zaman çekimine girmeden öylece beynimde dolaşmaya devam ediyorlar.


Bach - Toccata et fugue BWV 565
Yükleyen Quarouble. - Yüksek çözünürlüklü video keyfini yaşayın!

Füg olsam mesela

25 Aralık 2009 Cuma

Kısa Kısa "Gus Van Sant"

Gus Van Sant'ın filmografisini(kısa filmler hariç) izlememin ardından 1-2 ay geçtikten sonra bu yazıyı sizlerle paylaşayım. Bu abimiz bağımsız yönetmen diye geçiyor. Ayrıca müzisyenlik falan da yapmış. Kaç yılında doğmuş, ne iş yapmış, hayatı nedir, hangi ödülleri almış diye merak edenler için link verip (http://en.wikipedia.org/wiki/Gus_Van_Sant) biz öznel düşüncelerimize geri dönelim.

İlk dönem filmleri ve son dönem filmleri arasında oldukça fark var. Abimiz film çektikçe olgunlaşmış, çok daha iyi işlere imza atmış. Özellikle "Ölüm Üçlemesi"'nde kullandığı kamera açıları ve geçişleri mükemmel. Bu 3 filmin her birinde film çekecek olsam ve bütçem kısıtlı olsa bu şekilde çekerdim dedim.
Bana kalırsa yönetmenin en büyük özelliği, konusunu duyduğunuzda "Ee bundan film çıkmaz ki" diyeceğiniz tüm senaryoları muhteşem bir film haline getirebilme yeteneğine sahip. Tabii zaman zaman para kazanma odaklı kitleye hitap eden filmleri olmasına rağmen bu filmleri bile yine de belli bir seviyenin üstünde. Şimdi filmlerini ve düşüncelerimizi sıralayalım.

1-) Mala Noche: Türkçe alt yazısını bulamadığım için izleyemediğim yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi.

2-)Drugstore Cowboy: Bir tane adam var arkadaşları falan eczanelere girip uyuşturucu çalıyorlar sonra bıdı bıdı bık bık. Anlatım tarzı güzeldi. İzlerken sıkılmayacağınız, drama olmasına rağmen zaman zaman sizi güldürebilecek bir film. 7 / 10

3-)My Own Private Idaho: Keanu Reeves'in parladığı film olarak söyleyebiliriz. Gay yönetmenimizin izlediğim ilk gay odaklı filmi. Burjuvaziye getirdiği eleştiri güzel olmasına rağmen gaylikle ilgili verdiği mesajı beğenmemiştim. 6 / 10

4-)Even Cowgirls Get the Blues: Üstünde durmaya bile değmez. Bundan önce yaptığı iki film bir seviye üstünde olmasına rağmen nasıl böyle bir film çekti hala anlayabilmiş değilim. Feminizm odaklı saçma sapan bir film. En kötü filmi 2 / 10

5-)To Die For: Bir önceki filminden iyi bir ders almış olsa gerek ki güzel bir suç filmi ortaya çıkarmış. Nicole Kidman en iyi oyunculuklarından birini sergilemiş. 7 / 10

6-)Good Will Hunting: Parası bitmiş olsa gerek ki üç adet kitle filmi(bu ilki) çekecek olan Gus Van Sant'in en ünlü filmi. Ben Affleck'in oynadığı bir filmin olabileceği maksimum güzellikte. Senaryosu çok tırt olmasına rağmen ki buna benzer bir senaryo ile daha karşımıza çıkacak yine de kendini izletiyor ve sevdiriyor. 7 / 10

7-) Psycho: Kötü bir re-make. Neden böyle bir işe girişti, neden yaptı bilmiyorum. Bana hala bu filmi başka biri çekmiş de Gus Van Sant sadece ismini yazdırmış gibi geliyor. 3 / 10

8-)Finding Forrester: Good Will Hunting'e benzeyen senaryosuyla bu dönemdeki kitle filmlerinin sonuncusu. Good Will Hunting'den daha fazla sevmiştim. Beklenmedik bir çok sahne var. Başarı öyküsü olmasına rağmen olabildiğince klişelerden kaçınılmış. Tabii belirttiğim gibi başarı öyküsü olduğundan dolayı bir yere kadar kaçabilmiş. 8 / 10

9-)Gerry: Ölüm üçlemesinin en kötü filmi olmasına rağmen yine de oldukça başarılı. Bir yönetmen ancak bu kadar seyirciyi bir filme çekebilir. 7 / 10

10-)Elephant: Son on yılda çekilmiş en iyi filmlerden biri. Mükemmel. 9 / 10

11-)Last Days: Kurt Cobain'in hayatını film yapmışlar haydi gidip izleyelim diyen gençler sayesinde imdb notu bu kadar düşük olan(5.7) Last Days'i izledikten sonra bir süre insan kendine gelemiyor. 8 / 10

12-)Paris, je t'aime (bölüm "Le Marais"): Gay arkadaşımızın olduğu bölüm. İzleyenler hatırlayacaktır.

13-)Paranoid Park: Muhteşem sekanslarıyla böylesine basit bir hikayeyi sinemaya ustaca yorumlaması sonucunda kendisine hayran olmamak elde değil. Myspace profilleri gezilerek oyuncuların bulunduğunu da ekleyelim. 8 / 10

14-)Milk: En ünlü gay yönetmenlerden biri olunca, gay aktivistin hayatını filme almakta kendisine düşmüş. Kitle filmi olmasına rağmen göze hoş gelen, gayet iyi bir film çekmiş. Tabii Sean Penn'in aşmış oyunculuğunu da ekleyip, izlediğim en iyi biyografi filmlerinden biri olduğunu da söyleyeyim. 7 / 10

Tüm bunlar sonucunda en sevdiğimiz 5 Gus Van Sant filmini sıralayacak olursak;

1-)Elephant
2-)Paranoid Park
3-)Last Days
4-)Finding Forrester
5-)Gerry

Bir de çok fazla sahne geçişi hatası yapan Gus Van Sant'in bu basit hatalardan kurtulmasını diliyoruz. Özellikle ölüm üçlemesinin son iki filminde aynı bölümün iki kez gösterildiği sahnelerde(bunun tabiri vardır da bilmiyorum) çok fazla hata yapmış. Benim gibi basit bir sinema izleyicisi bunları fark edebiliyorsa aklımıza bilerek bu hataları yapmış olabildiği de gelmiyor değil.

Son olarak da Gus Van Sant'in yönetmenliğini yaptığı Red Hot Chili Peppers - "Under The Bridge" ve Hanson - "Weird" parçalarının kliplerini koyalım.



19 Aralık 2009 Cumartesi

Marty Friedman - Scenes

Forum sitelerinde dönen "Bir grup kursanız gitaristi kim olsun isterseniz?" sorusuna oldum olası cevabım Marty Friedman'dır.

Şu an bahstemekte olduğum albüm ise bana kalırsa en farklı işi -son dönem hariç- olmasına rağmen en iyilerinden biri. Megadeth ile thrash metal icra ederken progressive rock desek yalan olmayacak New Age sınırlarında dolaşan bu albümü nasıl yapmış anlayabilmiş değilim. Albümümüz 8 parçadan oluşuyor. Kitaro'nun prodüksiyonun da yer aldığı albüm, ders çalışma ve yolculuk müziklerinin değişilmezi.

Fikir sahibi olmak için albümden bir parçayı aşağıya koydum. İlk dinlediğim zamanlardaki tadı vermemesine rağmen hâla dinlemediyseniz öneriyorum.



.

The Fountain


Ah bir Brad Pitt oynayaydı şu filmde diyerek başlıyorum. Requiem For a Dream var ya. Evet evet biliyorsunuz değil mi? Zaten bilmeyen kalmadı. Bu filmin çekildiği yıl 2000. Türkiye'de popülerşemeye başladığı yıl ise aşağı yukarı 2004 falan. Yönetmen film yayınlanmadan önce bana kopyasını yolladı ve düşüncelerimi aldığından değil.(Zaten ben de 2005 yılında izledim.) Aronofsky'nin aşırı popürleşmesine karşı olan ilgimi belirtmek istediğimden yazdım. Popüleşmeye karşı değilim. Güzel olan x'lerin popülerleşmesini her zaman desteklemişimdir.

Şöyle insanları anlamam ki sanatın her dalında vardır. Aronofsky, Pi'yi çeker, Requiem For A Dream'i çeker. Sonuçta bu insanların en sevdiği yönetmenlerden biri olmuştur. Sonra Maskeli Beşler'i seven bir adam "Yaa Requiem For A Dream diye bir film var. Çok güzel" dediği zaman bir anda yönetmenden nefret etmeye başlarlar. Oysa ki yönetmenimiz The Fountain gibi mükemmel bir film daha çekecektir. Anathema Kral Tv'de çıksın yine dinleyeceğimdir.

Neyse ulan yine çok uzatıyorum. The Fountain normalde 70 milyon dolar bütçeyle ve baş rollerinde Brad Pitt ve Cate Blanchett'in oynayacağı bir filmmiş ama olaylar gelişmiş ve 35 milyon dolar bütçe ve Hugh Jackman ile Rachel Weisz ile çekilmiş. Senaryo mükemmel, kurgu mükemmel, müzikler çok mükemmel dolayısıyla film de mükemmel. Son zamanlarda en fazla etkilendiğim filmlerden biri oldu. Darren Aronofsky gibi hakikaten sevip saydığım bir yönetmenin bu filmden sonra "The Wrestler" gibi ortalama bir film çekmesini ise yadırgıyorum.

Yüksek bütçeniz ve imkanlarınız çok fazlaysa film dediğin böyle olmalı. Ayrıca keşke imkanımız olsaydı da sinemada izleyebilseydik.

Son olarak filmin Soundtrack'i kesinlikle kaçırılmamalı. Alta da filmin trailer'i ile soundtrack de yer alan iki güzel parça koydum.




The Fountain ( Death is the Road to Awe ) - For more amazing video clips, click here


Clint Mansell - First Snow - The best bloopers are here

13 Aralık 2009 Pazar

Sevgilinin Arkasından Bakmak

Nazar değmesin; çok mükemmel bir sevgilim var. Uzak olmamız en büyük problemimiz. Geyik bir ilişki olsa koymaz ama böyle bir durumda insan sürekli görmek istiyor. Long-distance relationship olayı hakikaten boktan bir durum ama halimden memnunum. Aşık olduğun kişinin seni sevdiğini bilmek güzel duygu.

Şimdi bu yazı duygusal olacaktı sözde ama geyiğe bağladık devam edelim. Sevgili kişisi arada bana sürpriz yaparak buralara geliyor. Onun burada olduğunu bilmek kadar güzel bir duygu yok. Senin için geldiğini biliyorsun egon şişiyor da şişiyor. Burada olduğunu anladığında nasıl diyeyim öyle bir heyecan sarıyor ki bünyeyi; anlatamıyorum Kamil demeyeceğim ama hakikaten "sonu iyi olacağını bildiğin bir heyecan" gibi abuk bir açıklamadan ötesini yapamıyorum.

Tabii bir de gidişler var ki acayip koyuyor insana. Buluşuyorsunuz, karşınızda oturuyor. Tam kafasının üstündeyse ilerleyen bir saat. Gözlerine bakarken bir anda kayıyor gözleriniz vakit git gide yaklaşıyor. Ulan diyorum her seferinde yok mu zamanı durdurabilecek bir şey. Sonra o kendi saatine bakıyor. Gitmesi gerek biliyorsunuz ve yapabileceğiniz tek şey sövmek. Sövüyorsunuz ulan gitmesin bir şey olsun diyeceksiniz ama "Breaking The Waves" izlemişsiniz öyle de diyemiyorsunuz. Sürekli sarılıyorsunuz. Bırakmak istemiyorsunuz ama gidiyor sonuçta.

Arkasından baka kalıyorsunuz. Koşmak istiyorsunuz arkasından ama öylece saplanıp kalıyorsunuz. Gözleriniz doluyor ama akmıyor. İşte o zaman anlıyorsunuz ki gittiği anda zaman duruyor.

10 Kasım 2009 Salı

Kadın Doğum Stajından Geçmem

Çok tuhaf oldu bu.
En malign hocadan sınava girip
28 kişiden 19 kişinin kalması
Ve benim geçmem
Yakanızdan düşmeyeceğiz akepe

Hocanın bana en kolay soruyu sorması
Ve benim çalıştığım konuya denk gelmesi
Az çok bilmem
Biraz sallamam
Hocanın gözünde
Biliyor ama tam çalışmamış imajım
Bu böyle gitmez
Halkım uyanın

Sonuçta geçtim
Mutluyum
Umutluyum
Verdiğim sözleri tutucam.
Peki siz hükümet siz niye tutmuyorsunuz verdiğiniz sözleri?
Where's the AB Where's the çift duble yollar? Where's the 301? (Buraya gülün ben çok güldüm. Fatih Terim olsa o da gülerdi)
The love of christ?

I had to get the agony of gods heart...
WE... HAVE SINNED!!!

Satır satır yazınca Yılmaz Özdil tandansı yakaladı klavyem arada sırada kusura bakmayın. Akp'ye sövmem ondandır.


31 Ekim 2009 Cumartesi

Last Days Soundtrack ve Güzel Şarkı


İki gün boyunca bu albümü dinledik. Dolayısıyla bir yorum yapalım. Albüm 12 şarkıdan oluşuyor. Velvet Underground dışında tanıdığım kimsecikler yok. Son iki şarkı haricinde albüm; grunge, indie, alternative doğrultusunda diyebilirim. 6 şarkılık ilk yarısı daha güzel. Daha önce paylaştığımız Death To Birth hem orjinal kayıt olarak hem de akustik olarak albümde yerini almış. Yine Velvet Underground'in "Venus In Furs" adlı şarkısı pek mükemmel. Zaten filmde geçtiği yerde oldukça iyiydi. Son şarkı olan 21 dakikalık Hildegard Westerkamp'in(enviromental music yapıyor bu kadın. başka bir terim bulamadım.)şarkısı olmamış.

Bir de Mula (http://frontispice.blogspot.com) adlı arkadaşımız sağ olsun zaman zaman bizlere şarkı yollar. Hatta sık sık yollar. Yolladığı şarkıların istatistiğini çıkardım tam 10. şarkıda çok güzel bir şarkı yolluyor. Yine hayal kırıklığı olan 9. şarkıdan sonra 10. şarkı şahaser çıktı onu da paylaşalım. Klibi de oldukça güzel..

Green Street Hooligans



Haftaya Cuma sınavım olmasına rağmen böyle filmler izliyorum. Evde olası bir ebeveyn olsa kapıyı açıp "Oğlum sınavda İngiltere'de ki holiganizmi mi sorcaklar?" der ama evde ebeveyn ya da ebeveyn ruhlu bir arkadaş bulunmamakta. Dolayısıyla biz de sabahlara kadar sabahlayıp(?!) film izleyebiliyoruz.

Şimdi erkekseniz, futbolu seviyorsanız, Van Damme filmlerine yatkınsanız bu filmi mutlaka izleyin. Tabii geri kalan kitle de izlerse eğlenecektir. Kısa bir yorum getirirsek ben izlerken eğlendim az biraz da öğrendim. Çok boktan klişeler olmasaymış daha iyi olurmuş ama olsun varsın. Bir de bunu izleyip West Ham United sempatizanı olmamak zor bir durum.

Güzel diyebileceğimiz(bazen amatöre kaçabiliyor yalnız) kavga sahneleri var. Bu kavga sahneleri adama cesaret de veriyor. Elijah hobbiti bile dövüşebiliyorsa ben bu boy bu kiloyla tüm İngiltere'yi fethederim ulan oluyoruz istemeden.

Filmimizden sahnelerle süslenmiş bezenmiş güzel bir şarkıyla yazımızı bitirelim. Bunu izleyip az çok fikir sahibi olursunuz.


Bir de filmi izleyip ek bilgi olarak ne öğrendik Glasgow Smile ya da Chelsea Grin diye bir olay var. Nedir bu? Batman'de ki Joker abimizin ağzı oluyor. Türlü türlü yapılma sanatı var. Merak eden yazsın gogıla okusun. Tommy Flanagan adlı aktörün suratında da Joker gibi yapayı değil gerçeğini görebilirsiniz.

Last Days



Aylardır bitirmeye çalıştığım Gus Van Sant filmografisinin son demlerini yaşadığım şu günlerde Last Days'i izledim. Gerry, Elephant, Last Days üçlemesindeki en iyi 2. film diyebilirim. Michael Pitt herifine gıcık olmama rağmen bu filmde hakikaten rolün hakkını vermiş. Öptük kendisini.

Bir de filmin güzel de bir soundtrack'i var. Albümde Pitt'in kendi grubu olan Pagoda'nın iki şarkısı var. Bir ara albümlerini dinleyip -zira yüklendi- beğendiğimizi ya da beğenmediğimizi yazarız.(Biz tek kişiyiz ama binlerce blogda gözlemlediğimize göre üstün yetenekli blog yazarları fark etmiş ki 1. çoğul şahısı kullandıklarında daha fazla kişiyi etkiliyormuş ben de o akıma kapıldım.) Filmden bir şarkıyı -trailer eşliğinde- aşağıya koyalım.

Filmin konusu mu ne? Bir zamanlar arabul.com diye bir site vardı biz küçükken şimdi de google var.

5 Haziran 2008 Perşembe

AS THE POETS AFFIRM

15 Mart 2008 Cumartesi

Johnnytwentythree



Johhnytwentythree, Cincinnati, Ohio, Amerika'da kurulmuş isminden de anlaşılacağı üzere bir experimental post rock grubu... Grubun "Thirty Pieces Of Silver" ve "JXXIII" olmak üzere iki adet albümü var. İlk albüme maalesesef ulaşamadım ama 2007 yılında çıkan "JXXIII" albümüne Emule, Torrent ya da paylaşım sitelerinden ulaşabilirsiniz. Yazının sonunda albümün kontrol edilmemiş linkini vereceğim.


Grubun üyelerini sayacak olursak ki; saymamız aslında kimsenin aklında kalmayacağından dolayı pek bir gereksiz olacak. Sadece, adamlar o kadar kaliteli grup kurmuş, isimlerini söyleyelim de saygısızlık etmeyelim düşüncesi içinde yazıyorum. Gitarda Michael Maier, kemanda Brianne Maier, bateride Brian Tyree, bas gitarda Joseph Maier yer alıyor. Ayrıca kendilerine konserlerde filmler hazırlayan Stephen Imwalle'i de gruptan biri olarak görmemiz gerekiyor çünkü grubun en karakteristik özelliği konserlerinde gösterdiği bu filmlermiş. Hatta sitelerinde ki haberlerde yeni müzikler ve filmler yapmamızın zamanı geldi diye bahsediyorlar. Grupta 3 tane Maier olması dikkatimi çekse de aralarında kan bağı var mıdır varsa ne derecedir bir bilgiye rastlamadım.





2004 yılında Stephen Imwalle'nin kısa filmine "Thirty Pieces Of Silver" adında bir soundtrack hazırlamışlar. Albümün süresi 47 dakika 54 saniye, kısa filmin adını maalesef bulamadım. Imdb'de Stephen Imwalle'nin yer almıyor.















2007 yılında çıkarttıkları albümle bir çok müzik dergisinden olumlu eleştiriler alan grubu, ben de şans eseri progarchives'de gezinirken tanıdım. 6 şarkıdan oluşan albümün toplam süresi 60 dakika 12 saniye. 2 şarkının 15 dakika barajını aştığını bir şarkının ise 12 dakikadan oluştuğunu belirteyim. Albüm özellikle Explosions In The Sky, Mogwai, God is an Astronaut sevenlerin hoşuna gidecektir. "Ghost Soldiers" 20 dakikalık post rock şarkısı Godspeed You Black Emperor tarzında olur önyargısına sahip kişilerin özellikle dinlemesi gereken bir parça olmuş. Kısa parçalar pek dikkati çekmese de özellikle albümün en uzun 2 parçası olan "Ghost Soldiers" ve "Fall Of Swords" post rock dinleyenlerin en çok sevdiği tüyleri diken diken yapma hissini bir çok bölümde gerçekleştiriyor. Hatta kimi zaman albüm siz farketmeseniz de gözlerinizi kapattırıyor ve belinize doğru giden o sıcak hissi inceden inceye size yaşatıyor.









Grubun internet sitesine girdiğimizde şöyle tuhaf bir amblem bizi karşılıyor. Ne anlam ifade ediyor ? Neden gruba böyle çizgi romandan kaçma bir logo seçilmiş bir bilgim yok. Ben beğenmedim ama siz gördüğünüzde aniden bir şimşek çaktıysa düşüncelerinzde bilemiyorum. Ayrıca grubun internet sitesi maalesef çok kötü, adamlar Temmuz 2007 tarihinden Mart 2008 tarihine kadar tek bir haber girmemişler. Fotoğrafların yer aldığı bölüm, diğer post rock gruplarına benzer bir halde sevimsiz ve özensiz bir halde bırakılmış. Store bölümünde ise grubun albümlerini -ilk albüm ellerinde kalmamış- ve tek çeşit tişörtünü satın alabiliyoruz. (Ne alırsan 10 dolar)
Bir de contact kısmı var ki bu kendi sitelerine 8 ay haber yazmamış grubun booking dışında hangi maile cevap vereceği konusunda şüphelerim var. Johnnytwentythree, Eits tarzı post rock sevenlerin hoşlanacağından emin olduğum bir grup diyerek yazıma burada son vereyim.

Grubun ikinci albümü "JXXIII"'yi yüklemek için http://www.axifile.com/?5991431 (Şifre : warezkill.com)
Grubun myspace sayfası : http://www.myspace.com/j23music
Youtube videoları : http://www.youtube.com/johnnytwentythree

10 Mart 2008 Pazartesi

Rock Müzik Nasıl Doğdu / 2 Şubat 2006

Batı dünyası 1800'lerden beri hiç bitmeyen savaşlardan nihayet kurtulmuştu. Toplumlar sanayi devrimlerini tamamlamış, yoğun bir üretim sürecine girmişlerdi. Gerek Avrupa, gerekse ABD'de sistem yerine oturmuş ve devletler tolumlarını sanayi sonrası toplumun refah düzeyine çıkarmayı başarmışlardı. Artık savaş onlardan uzaktaydı, zaten kendi topraklarına yakın yerlerde savaşa izin vermeyecek tüm yapıları kurmuşlardı.


Bu durumda kapitalist devletlerin varlıklarını ve zenginliklerini koruyabilmek için (ve tabii ki karşı tarafta SSCB'nin de) dünyanın başka yerlerinde yeni savaşlara ihtiyaçları vardı. İşin ilginç tarafı iki kutubun da barışı koruyabilmek için silahlanıyor olması idi. Sonra da bol bol silahsızlanma görüşmeleri yapıyorlardı.


İşte bu koşullar altında Kuzey Vietnam güneye karışmaya başladı. Bunu fırsat bilen ABD, Güney Vietnam'ı askerler savunmaya kalktı. Bu da 1973'e kadar sürecek berbat bir savaşa neden oldu. Amerikan gençliği Vietnam politikasına karşı ayaklandı. Gençler askere gitmeyi redetti.


1968'de Sovyetler, Çekoslavakya'yı işgal etti. Ve ABD büyük bir prestij kaybına uğradı.


Vietnam savaşı hem ABD-Avrupa ilişkilerini gerginleştirdi hem de Sovyetler'in güçlenmesine neden oldu. Vietnam, ABD'de gençliğin bir bölümünün komünler halinde uyuşturucu ile içice yaşamasına neden oldu. Hippilik bir yaşam felsefesi haline geldi ve sloganları (savaşma seviş) tüm dünyayı sardı. Bu felsefenin getirdiği savaş karşıtı düşünce 1969'da Woodstock festivalinin yapılmasını sağladı. Barışcı Hint felsefesi kendine önemli bir toplumsal taban buldu. Batı dünyasında uzun yıllardır belki de ilk kez kitleler sistemi değiştirme girşiminde bulundularsa da buna izin verilmedi.


Bu eylemlerin Avrupada'ki uzantıları Fransa'da geniş öğrenci hareketlerine, İngiltere'de ise Rock müziğin doğuşuna neden oldu. O yıllarda 20 yaşlarında olan gençlik, dünyada oluşturulmaya çalışılan düzene karşı tavırlarını rock müzik dinleyerek koydu. Böylece Rock müzik sanayii sonrası toplumun sert müziği olmakla beraber, dünya düzeninde varolan yanlışları sorgulamaya, insanı insan yapan değerleri savunmaya, barışı içinde yaşamaya ses oldu. Şiddete her zaman karşı çıktı. 60'lardan 70'lere uzanan bir periyotta ortaya çıkıp yaşamını hala sürdürebilen grupların elemanları, hep ikinci dünya savaşı yıllarında doğan müzisyenlerden kuruluydu. Onların yaptığı müzik ve yazdıkları sözler dünyanın bozuk düzenine yönelik eleştiri ve çözümlerle dolu ve hala geçerliliklerini koruyor. John Lennon hayatı boyunca bunu yapmaya uğraştı. "Imagine" bugün barışın marşı olma özelliğini hâla koruyor ve daha uzun süre koruyacak gibi duruyor


Kaynak :


Pink Floyd

Hazırlayan : Serdar Öktem

Editör : H. Levent Erseven

Yayın evi : Stüdyo İmge


Sayfa : 47 - 48


Pink Floyd