hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ocak 2010 Perşembe

Eski yazılanlar

Eskiden ergenliğin verdiği gazla mı yazardım yoksa daha başka bir şey miydi bilmiyorum ama artık ne yazdığım ne de yazılan hiç bir şey güzel gelmiyor. Sanki hepsinde bir eksiklik var.
Bir arkadaşım "Abi eski yazılarımı okuduğumda neredeyse kendimden utanıyorum" derdi. Ben de "Oğlum, niye takıyorsun bu kadar aman boşver" diye karşılık verirdim. Şimdi eskiden yazdığım her şey o kadar komik geliyor ki. Oysa eskiden beğenirdim yazdıklarımı şimdi ne yazsam hoşuma gitmiyor. Bir gün önce yazabilirsem ya da çekebilirsem mükemmel olacağını düşündüğüm değişken ikinci düşünüşümde -anlatışımda- eksik kalacakmış gibi geliyor. Dolayısıyla ne kendimce bir şey üretebilir ne de kendi yazdıklarıma tahammül edebilir oldum.
Şu sıralar yazdığım her cümlede şunu fark ediyorum: Okuduğum bir çok cümleden güzel ama yine de berbat. Bir çoğunuzdan iyiyim ama yine de değersizim. Etrafımdaki insanların kötü film projelerinde yer alıp, berbat yazılarına, kalitesiz cümlelerine maruz kalsam da yine de tek yaptığım susup kenarda beklemek. Oysa ki zaman geçiyor ve ben fark ediyorum.

5 Ocak 2010 Salı

Zaman nasıl da geçti hep fark ettim.

Buraya geleli hemen hemen 4 sene geçti. "İlk geldiğim zamanı dün gibi hatırlarım" gibi saçma cümleler kurmayacağım. Belki ilk geldiğim günü dünden daha iyi hatırlıyorum ama ondan sonraki günler hakkında yarım sayfa dahi yazı yazamam. Sadece zamanın bir türlü geçmek bilmediğini sürekli hissettiğimi hatırlıyorum. 4 yılda bu rahatsız edici his dışında bir de etrafımdaki insanlar değişmedi. Bana yakın olanların büyük bir çoğunluğunu sevsem de geri kalanı hakkında "Yahu ben sizin aranızda ne arıyorum?"düşüncesini taşıyorum. Eskiden kendime egomu tatmin etmek için sürekli ne kadar zeki olduğumu söyler dururdum. Artık etrafımdakilerin salak olduğuna kanaat getirdim. Ya zamanla zekam köreldi ya da etrafımdakilerin salak olduğunu anlamayacak kadar soyutlanmıştım.

Dersimiz; meme kanseri. Hoca 1,5-2 saat boğazını patlatmış. Memesi alınmış bir kadının(kanser evresi düşükse) yaşayacağını üstüne basa basa söylüyor. Hatta "Meme estetik bir organdır, hayati hiç bir işlevi yoktur" diyor bunu demesinden 3 dakika sonra bir arkadaşımız şöyle soruyor

"Hocam diyelim ki genç bir bayan var. Kendisine mastektomi yapılmış. Çocuğunu emzirmesi için meme transplantasyonu yapabilir miyiz?"(Gayet ciddi)
Hoca da adam yerine koyup cevap veriyor ki ben olsam yerin dibine sokarım. Ardından asıl bomba soru geliyor.
"Hocam zaten mastektomi yapılmış bir bayan çocuk doğurabilecek kadar yaşayabilir mi?"
Bu sorunun ardından bir önceki soruyu soran çocuğu rencide ettiğim için özür diler. "Çocuğum sen beni götünle mi dinliyorsun" derdim ama hoca demedi.
Başka bir arkadaşımız:
"Hocam hiç genç meme kanserli hasta gördünüz mü?"

Ders normalde bitmiş, deli gibi uykum var. Birbirinden cesaret alan bu adamların saçma sorularıyla ders uzadıkça uzuyor. Hoca: "Sorusu olan var mı arkadaşlar" dediğinde ilk 15 saniye kimse bir şey sormazsa ders bitiyor ama hele ki biri bir soru sorsun. Ard arda sorular geliyor. Of yarappim of, yazık lan bana...

Dipnot: Kadınsanız sakın meme kanseri olmayın.(8'de 1 ihtimaliniz var.) Aylık meme kanseri kontrolünüzü kendi kendinize yapın ki erken teşhisle memenizi aldırmaktan kurtulun. Aksi takdirde memesiz bir hale gelecekseniz bana gözükmeyin. Moralinizi bozar intihara sürüklerim.

31 Aralık 2009 Perşembe

Yeni Yılda Ne Yapıyorsun Sorunsalı

1 haftadır etrafımdaki insanların çok büyük bir sorunu var. "Yılbaşında ne yapıyorsun?" Şöyle seçeneklerim vardı:
1)Arkadaşlarla rock bara gitmek
2)Arkadaşlarla halk müziği çalan alkollü bir cafeye gitmek.
3)Arkadaşlarla alkolsüz bir cafeye gidip eğlenmek.
4)Evde oturup tek başıma alkol alıp, hayat çok berbat triplerine girmek.
3) Evde oturup herhangi bir gün gibi davranmak.

Uzun bir süre malum soruya evde oturacağım cevabını veriyor ve "Oğlum, yılbaşında evde oturulur mu?" sitemlerine göğüs geriyordum. Fakat an itibariyle üstümdeki baskıyı kaldıramıyorum. Normal şartlarda 50 kişinin online olduğu msn listemde 8 kişiyiz. Dayanamıyorum ve dışarı çıkmaya karar verdim. Küçük bir ihtimal de olsa belki eğlenirim. Hem beklenti ne kadar az olursa eğlence o kadar çok olur demişler. Demedilerse de ben dedim.

Günün anlam ve önemini anlatan South Park bölümünü sizlerle paylaşıp, elvada diyorum. South Park'ın en sevdiğim bölümlerinden biri.


Mr. Hankey, The Christmas Poo

21 Aralık 2009 Pazartesi

Kutudan Çıkan Son Parçanın Bozuk Olması



Ulan küçüklükten beri müzdaribim şu elektronik eşyalardan. Sürekli para biriktirip telefondur, ataridir, ekran kartıdır bir şeyler alırım. Maaşımın da büyük bir çoğunluğu elektronik eşyaya gidecek diye düşünüyorum.

Şimdi şöyle bir sorunum var. Kendimi bildim bileli aldığım elektronik eşyanın son parçası bozuk çıkıyor arkadaşım. Bu ne şanslıktır? 10-15 yaşlarındayım, atarimiz bozulmuş ve yeni atari almışız. Hiç bir sorun yok ama son çıkardığımız ikinci kol bozuk çıkıyor. Biraz büyüyorum. Artık bilgisayarımız falan var. Bu sefer de ekran kartı alıyoruz cd'sini bilgisayarım okumuyor. Yok canıma tak etti. Telefon alırım şarj aleti bozuk çıkar. Cep bilgisayarı alırım data kablosu bozuk çıkar. Hard disk alırım tüm müzik arşivini düzenledikten 3 gün sonra bozulur. Yeter lan bu ne çile?

Şimdi son yaşadığım elektronik eşya faciasına gelelim. Yaz başından beri Altec Lansing Fx4021 hayali kuruyorum. En sonunda gözümü karartıp babanın kredi kartıyla traş makinesi alıyorum bahanesiyle sipariş ettik. İşlerin ters gideceği Cuma günü kargolanma yapılmasıyla kendini belli etti. Her neyse dedik sineye çektik. Pazartesi geldi. İkinci terslik olarak dingil kargocular ev adresi eksik diyerek kargoyu getirmediler. Gittim kargoyu aldım. Hala sakinim, aylardır hayalini kurduk sonuçta. Eve geliyorum, ürünü açıyorum. Sanki hatunum da Nine West'den ayakkabı çanta almışcasına seviniyorum. Okşuyorum, seviyorum subwoofer'i. Amfinin üstüne koyuyorum, her şeyi yerleştiriyorum. Veee

Olaylar gelişiyor. Bir kullanım kılavuzunu okuyalım diyoruz. Subwoofer'i 60 cm elektronik eşyalardan uzak tutacakmışız. Sanki 120 m2 oda var. Odanın her tarafı elektronik eşya. Yatağın üstüne çıkıyorum. Kuş bakışı bakıyorum. Yok bir türlü olmuyor. 60 cm kuralını tutturamıyoruz. 45-60 dakikalık beyin jimnastiğindne sonra nasıl yerleştireceğimi buluyorum. Uydu hoparlörleri duvara çakmak için çiviyi alıyorum. Bu sefer de kafamızla eşkenar üçgen olsun diye elimizde mezure şebeğe dönüyoruz. Her neyse her şeyi yerleştiriyoruz. Oturdum müziği açtım ve ne oldu? Kutudan en son çıkarttığım ürün olan kumanda çalışmıyor. Yapılır mı ulan bu bana? Nedir benim bu kutudan son çıkan ürün şanssızlığım?

Umarım hallederiz. Kumandanın çalışmaması dışında ürünü herkese öneririm. Zaten review sitelerinde ki notları da oldukça yüksek. Şu anlık hastasıyım bir de kumandası çalışırsa tam olacak. Fiyatı da 165 liradan başlıyor. Ben E-Reyon'dan 173 liraya aldım. Siparişten iki gün sonra kargoladılar.

http://techgage.com/article/altec_lansing_fx4021/3
http://www.reviewcentre.com/reviews185604.html
http://forum.pclabs.com.tr/index.php?showtopic=92349

19 Aralık 2009 Cumartesi

Spor Çeşitleri

Ben şunu fark ettim. Diyelim ki yenilen taraftasınız ve maç bitti. Girin ekşi sözlüğe iki üç entry okuyun. Ardından hakeme sövün. Kimse fark etmiyor.

Mesela Beşiktaş - Bursaspor maçı oldu. Beşiktaş 2-1 öne geçti. Ben entry dahi okumadan msn'de direkt hakeme sövüyorum. Bir kişi de sormadı. Maçı izliyor musun diye. Türkiye liginde en son izlediğim 90 dakika maç 2 yıl önceydi. Hala pişmanım. Şimdi genel spor yaklaşımımı yazayım.

Futbol - Oyna ve kaliteli maçları izle. Taraftarıyım diye gidip Fener'in maçlarını izleme. Taraftarı olduğunuz takımın sadece maç sonuçlarına ve transferlerine bakın. Yenildiğinde üzülmeyin ama yendiğinde sevinin. Sonra da futbol böyle güzel bir şey. Sırf benle alakasız 11 adam başka bir 11 adamı yendi diye mutlu oluyorum lan deyip geçin. Çok fazla kafaya takmayın.
Basketbol - Oynamasan da olur ama izle. Tabii geçen sene ki Magic - Lakers finalini izleme. Sinirlenirsin gerek yok.
Voleybol - Kesinlikle oynama ve izleme. Hele ki erkekler oynadığında zevk seyri golf ile yarışır. Biri kaldırıyor diğeri hayvan gibi vuruyor. Yine bayanların ki bir nebze daha iyi.
Tenis - Oyna ve izle. Bunu izlemesi çok zevkli. Zaten bizim neslimiz Trt 3'te hentbol, artistik patinaj ve tenis izleyerek büyüdü. Mesela o Federer falan bazen öyle vuruşlar yapıyor ki eğer o küçücük topu seçebilirseniz -seçemezseniz üzülmeyin tekrarını gösteriyorlar- cidden şaşırıp kendiniz vurmuşcasına mutlu oluyorsunuz.
Golf - Oynayamazsın zaten. Bahis oynamadığın sürece izlemenin de bir anlamı yok diye düşünmekteyim.
Hentbol - Oynama fırsatın varsa kaçırma ve izle.
Buz Hokeyi - Oynama ama izle
Atletizm - Bunu izlemesi zevkli olabiliyor. Zira kendimi atari oyununda gibi hissediyorum. Birileri çekiç atıyor, birileri zıplıyor, kimisi koşuyor, kimisi atlıyor. Tabii sadece çekiç atma izlerseniz pek bir anlamı yok. Adam dönüyor dönüyor fırlatıyor. Nerede bunun heyecanı.
Formula 1 İzlemesini oldum olası sevmem. Hadi yarışı izlemek tamam da bazı arkadaşlarımız sıralama turlarını falan da izliyor ya şaşıyorum onlara.
MotoGp Bunun yarışını izlemek çok zevkli. Formula'ya her türlü çakar. Her an biri kaza yapabiliyor ya da son tura kadar 1. ile 2. arasındaki mücadele sürebiliyor.

Peki oynama zevklerine gelelim. Şimdi bazı kendini bilmezler futbol dediğin nedir? Iyy iğrenç bir spor tenis oynasana falan dediklerinden dolayı az çok yapmış olduğum sporların zevk skalasını çıkaracağım.

Futbol - İyi bir takımınız varsa çok zevkli. Bir kere kale büyük, top küçük gol atmak kolay.
Basketbol - Top büyük delik küçük. Zor spor. Çok çalışırsanız kendinizi geliştirebilirsiniz ama hiç bir zaman çok iyi basket oynayayım diye düşünmedim.
Voleybol - Çok kötü, çok gereksiz. Bir kere bildiğin bu spordaki 6 kişiden 2'si beklesör modunda. Kendilerine top gelsin diye bekliyorlar. Hele ki arkadaşlar arasında maç yapıyorsanız ve voleybolu iyi bilmiyorsanız o arkada yer alanlar niye öylece beklerler hiç anlamam.
Tenis - Ders almadan oynayamazsın bunu. Ders alsan da oynayamayabilirsin. Kolun ağrır, bacağın ağrır. Küçücük topu kovalamanın pek bir manası yok.

Sonuç olarak yapması en zevkli spor futbol
izlemesi en zevkli spor tenisdir.

Tabii izleyebileceğimiz tenis maçlarının aşağı yukarı hepsi zevkli oluyor. Futbol bu konuda biraz şanssız. Yoksa geçen sene ki Chelsea Liverpool maçı olsun ya da Liverpool Arsenal maçı olsun bir çok tenis maçına koyar. (Ayrıca şu yaşıma geldim hala Çelsi ile Niçe'yi copy/paste yapıyorum)

Ayrıca ne olacak bu Liverpool'un hali aziz kardeşlerim?

13 Aralık 2009 Pazar

Sevgilinin Arkasından Bakmak

Nazar değmesin; çok mükemmel bir sevgilim var. Uzak olmamız en büyük problemimiz. Geyik bir ilişki olsa koymaz ama böyle bir durumda insan sürekli görmek istiyor. Long-distance relationship olayı hakikaten boktan bir durum ama halimden memnunum. Aşık olduğun kişinin seni sevdiğini bilmek güzel duygu.

Şimdi bu yazı duygusal olacaktı sözde ama geyiğe bağladık devam edelim. Sevgili kişisi arada bana sürpriz yaparak buralara geliyor. Onun burada olduğunu bilmek kadar güzel bir duygu yok. Senin için geldiğini biliyorsun egon şişiyor da şişiyor. Burada olduğunu anladığında nasıl diyeyim öyle bir heyecan sarıyor ki bünyeyi; anlatamıyorum Kamil demeyeceğim ama hakikaten "sonu iyi olacağını bildiğin bir heyecan" gibi abuk bir açıklamadan ötesini yapamıyorum.

Tabii bir de gidişler var ki acayip koyuyor insana. Buluşuyorsunuz, karşınızda oturuyor. Tam kafasının üstündeyse ilerleyen bir saat. Gözlerine bakarken bir anda kayıyor gözleriniz vakit git gide yaklaşıyor. Ulan diyorum her seferinde yok mu zamanı durdurabilecek bir şey. Sonra o kendi saatine bakıyor. Gitmesi gerek biliyorsunuz ve yapabileceğiniz tek şey sövmek. Sövüyorsunuz ulan gitmesin bir şey olsun diyeceksiniz ama "Breaking The Waves" izlemişsiniz öyle de diyemiyorsunuz. Sürekli sarılıyorsunuz. Bırakmak istemiyorsunuz ama gidiyor sonuçta.

Arkasından baka kalıyorsunuz. Koşmak istiyorsunuz arkasından ama öylece saplanıp kalıyorsunuz. Gözleriniz doluyor ama akmıyor. İşte o zaman anlıyorsunuz ki gittiği anda zaman duruyor.

1 Aralık 2009 Salı

Gemlik, Internetsizlik, Tatil

Internetsiz kalmak, pek bir kotu bir durum. Telefondan internete girip suraya iki sstir girmeye calismak daha da kotu.. Cunku o kadar sikildim ki goz kalemini andiran bir cisimle harflere tiklayip yazi yazmaya cabaliyorum. Dusunun siz halimi..

Guzel bir iki filmin disinda, kitap, dergi ve Psp ile vakit gecirdim. Internetimiz olunca hepsi hakkinda iki uc satir bir seyler yazarim.

Son olarak eger okumadiysaniz; Psikeart dergisini hepinize oneriyorum ki her sayfasi her satiri okunabilen tavsiye edilebilecek bir dergi.. Gordugunuz uzere ben de tavsiye ettim. Populer Psikiyatri adli kalitesiz dergiden de kurtulmus olduk.

10 Kasım 2009 Salı

Kadın Doğum Stajından Geçmem

Çok tuhaf oldu bu.
En malign hocadan sınava girip
28 kişiden 19 kişinin kalması
Ve benim geçmem
Yakanızdan düşmeyeceğiz akepe

Hocanın bana en kolay soruyu sorması
Ve benim çalıştığım konuya denk gelmesi
Az çok bilmem
Biraz sallamam
Hocanın gözünde
Biliyor ama tam çalışmamış imajım
Bu böyle gitmez
Halkım uyanın

Sonuçta geçtim
Mutluyum
Umutluyum
Verdiğim sözleri tutucam.
Peki siz hükümet siz niye tutmuyorsunuz verdiğiniz sözleri?
Where's the AB Where's the çift duble yollar? Where's the 301? (Buraya gülün ben çok güldüm. Fatih Terim olsa o da gülerdi)
The love of christ?

I had to get the agony of gods heart...
WE... HAVE SINNED!!!

Satır satır yazınca Yılmaz Özdil tandansı yakaladı klavyem arada sırada kusura bakmayın. Akp'ye sövmem ondandır.


1 Kasım 2009 Pazar

Dedikodu

Aklım başına geldiğinden beri hep dedikoduya karşı olmuşumdur. Mükemmel bir özellik olarak söylemiyorum ama gerek evde olsun gerek arkadaş ortamında başkaları hakkında konuşulmasını sevmem. Hatta bu ortamlarda "Bırak oğlum dedikoduyu" dediğinizde cevap olarak "Ne var yüzüne de söylerim" derler. Ben de içten içe gülerim. Zira kimsenin kimseye yüz yüze söylediği bir şey yoktur. Böyle davrandıkça insanlar benimle dedikoduyu zamanla kesti. Hatta x'in y ile çıktığını en son hep ben öğrenirim. Hatta çoğu zaman ayrıldıklarını duyduğumda "Çıkıyor muydu yahu onlar?" olan insanım. Üniversite ikinci sınıfın başlarından itibaren insanlar bana hiç bir şey anlatmamaya başladı. Zira kendilerine "bana biri hakkında bir şey söylüyorsan gider ona söylerim" demişimdir. İnsanlar bunu laf taşıma görse de ben kendimi çok dürüst çok taşaklı biri olarak görümüşümdür. Neyse

Sonuç olarak eşekmişim. Bundan sonra dedikodunun allahını yapıcam. Çok zevkli oluyor. Dün sabahlara kadar bir arkadaşın kayboluşu üzerine dedikodu yaptık ve hiç bu kadar gülüp eğlenmemiştim. Zaten tüm günahlar zevkli değil mi yahu?