film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Nisan 2010 Çarşamba

La pianiste

"-Adomo'nun yazdığını okudunuz mu? Schumann'ın Do Majör Fantezisi üzerine.
- Hayır.
-Alacakaranlığından bahsediyor.Mantığını kaybetmiş Schumann'dan değil, hemen öncesinden. Tam öncesinden. Aklını kaybetmekte olduğunu biliyor,acısını derinlerde hissediyor ama son bir kez tutunuyor. Bu tamamen yitip gitmeden önce,kendini kaybetmenin ne olduğunun hala bilindiği bir an."

19 Aralık 2009 Cumartesi

The Fountain


Ah bir Brad Pitt oynayaydı şu filmde diyerek başlıyorum. Requiem For a Dream var ya. Evet evet biliyorsunuz değil mi? Zaten bilmeyen kalmadı. Bu filmin çekildiği yıl 2000. Türkiye'de popülerşemeye başladığı yıl ise aşağı yukarı 2004 falan. Yönetmen film yayınlanmadan önce bana kopyasını yolladı ve düşüncelerimi aldığından değil.(Zaten ben de 2005 yılında izledim.) Aronofsky'nin aşırı popürleşmesine karşı olan ilgimi belirtmek istediğimden yazdım. Popüleşmeye karşı değilim. Güzel olan x'lerin popülerleşmesini her zaman desteklemişimdir.

Şöyle insanları anlamam ki sanatın her dalında vardır. Aronofsky, Pi'yi çeker, Requiem For A Dream'i çeker. Sonuçta bu insanların en sevdiği yönetmenlerden biri olmuştur. Sonra Maskeli Beşler'i seven bir adam "Yaa Requiem For A Dream diye bir film var. Çok güzel" dediği zaman bir anda yönetmenden nefret etmeye başlarlar. Oysa ki yönetmenimiz The Fountain gibi mükemmel bir film daha çekecektir. Anathema Kral Tv'de çıksın yine dinleyeceğimdir.

Neyse ulan yine çok uzatıyorum. The Fountain normalde 70 milyon dolar bütçeyle ve baş rollerinde Brad Pitt ve Cate Blanchett'in oynayacağı bir filmmiş ama olaylar gelişmiş ve 35 milyon dolar bütçe ve Hugh Jackman ile Rachel Weisz ile çekilmiş. Senaryo mükemmel, kurgu mükemmel, müzikler çok mükemmel dolayısıyla film de mükemmel. Son zamanlarda en fazla etkilendiğim filmlerden biri oldu. Darren Aronofsky gibi hakikaten sevip saydığım bir yönetmenin bu filmden sonra "The Wrestler" gibi ortalama bir film çekmesini ise yadırgıyorum.

Yüksek bütçeniz ve imkanlarınız çok fazlaysa film dediğin böyle olmalı. Ayrıca keşke imkanımız olsaydı da sinemada izleyebilseydik.

Son olarak filmin Soundtrack'i kesinlikle kaçırılmamalı. Alta da filmin trailer'i ile soundtrack de yer alan iki güzel parça koydum.




The Fountain ( Death is the Road to Awe ) - For more amazing video clips, click here


Clint Mansell - First Snow - The best bloopers are here

16 Aralık 2009 Çarşamba

Le fate ignoranti

Ferzan Özpetek'in 3. filmi. Şimdi bizim internet yoluyla entelektüelleşmiş gencimizin büyük çoğunluğu Avrupa sinemasında adını duyurmuş her yönetmenimizi sever, sayar hatta hiç bir filmini izlemeden öpüp başının üstüne koyar. Ferzan Özpetek de bu yönetmenlerden birisi.

3. filmi "Le Fate ignoranti"'nin ilgi çekici konusu dışında hiç bir özelliği yok. Son zamanlarda izlediğim en kötü kamera geçişlerine sahip olmasının yanı sıra senaryoya alışmamızla beraber sıkıcı bir film haline dönüşüyor. Kamera geçişlerinden öte kamera kullanımları da çok kötü. Bu işin teoriğine dair hiç bir şey görmedim ama her kamera geçişinde "Hacı naptın? dedim. Hele ki filmin sonunda verdiği o duygusal olmaya çalışan iğrenç mesaj var ya kesinlikle olmamış.

Filmin ortalarında bir şey anlatıp da sonunda o sahneyi refere eden ve bak aslında böyle gözüküyor ama ileride onlar mutlu olacak diyen filmleri oldum olası sevmemişimdir, yine sevmedim. Şimdiye kadar hiçbirinin de doğru düzgün olduğunu görmedim tıpkı Le fate ignoranti gibi.

Koray Candemir de yakışıklı genç rolünde oynuyor ki bu adam piyasaya çıktığından beri insanlar kendisinin neresini yakışıklı buluyor anlayabilmiş değilim.

13 Aralık 2009 Pazar

Die Fälscher


2. Dünya Savaşı'yla ilgili her filme ön yargıyla yaklaşıyorum. Kalpazanlar'a da öyle yaklaştım. Gerçek olaylardan uyarlandığından ötürü genel kültür seviyenizi yükseltip 2. Dünya Savaşı'yla ilgili hanenize yeni bilgi eklemesinin dışında pek bir özelliği yok diyebilirim.

Tabii çok beğenen çok kişi var. Zaten biraz ajitasyonla tüm Dünya'yı fethedebiliyorsunuz. Mesela şöyle bir film yapsınlar bir SS subayı yahudi bir kıza aşık olsun. Sonra emir alıp onu ve ailesini öldürmek zorunda kalsın. Hop tüm Dünya tav olsun. Sonuna da siyah ekranın üstüne beyaz yazıyla yıl 1952 acılı Werther intihar etti yazın. Gerçek midir değil midir kimse sorgulamayacaktır.

İzlemenizi önerebileceğim ama 10 üzerinden en fazla 6 verebileceğim bir film. En iyi yabancı film Oscar'ı aldığını da ekleyelim.

Karl Markovics ise cidden iyi bir oyunculuk sergilemiş diyeceğim fakat oynadığı zaten başrol olduğundan, hafif tipsizlikle kim oynasa beğenirdim gibi geliyor.(Senaryo iyi demeye çalıştım. Neden bu kadar uzattım bilmiyorum.) Mesela Al Pacino yakışıklı olsaydı kesinlikle bu kadar ünlü olmazdı eminim. Yine de yiğidi öldürüyor Karl abimize hakkını veriyoruz.

Next


İzleyiciyle dalga geçen sonuyla kötü bir film. Zaten Nicholas Cage'in son zamanlarda oynadığı iyi film hatırlamıyorum. Son 2 yıldır çektiği iyi film yok diyecektim ama kontrol ettim son 100 yıldır çektiği iyi film yok diyebilirim gönül rahatlığıyla. Nedense bu adam Türkiye'de gençler tarafından çok sevilir. Oysa ki kendisinin oynadığı iyi film sayısı bana kalırsa 3-5 tane.

Bir de ben bu filmi 2 kere izledim. Neden? Ev ahalisi şöyle bir film olsun vurdulu kırdılı dediler. Tabii ev halkı izleyince sevişme sahnesini de azaltmak gerekiyor. Aklıma bir tek bu geldi. Bir kere daha izledim bir kere daha sövdüm. Ev halkı şöyle dedi: "Sonu olmamış". Ben ne diyorum "Baştan sona olmamış". Her yazı da olduğu gibi yine zarfımı getireyim ve "Yine de action severler izleyebilir" diyecektim ama diyemedim, yapamadım. İzlemeyin gerek yok diyor ve geçiştiriyorum.

Sinema dergilerindeki taktiği uygulayarak türün meraklılarına diyerek bitirdim. Zaten bir film türün meraklılarına ise kötüdür.

Identity


Afişi film hakkında en fazla bilgi veren film diyebiliriz. Klasik Hollywood kamera teknikleri kullanılmasa daha güzel olabilirmiş. Fakat her şeye rağmen izlenesi bir "thriller".

Filmin konusunu arayan herkes bulabilir ama bana kalırsa hiç okumadan izleyin. Zira filmin konusunu öğrendiğinizde sonunu ve olanları film başladığında anlayacaksınız. Bu da filmin seyir zevkini azaltıyor. Hatta bana kalırsa afişe bile bakmayın. Direkt filmi izleyin. (Bakmış oldunuz artık ama sağlık olsun)

8 Aralık 2009 Salı

Gülün Adı

Aslında başlık, "Il nome della rosa ve Der Name der Rose" olmalıydı zira sanat eserlerinin orjinal isimleriyle anılmasından yanayım. (Ufak bir takıntı)



İlk olarak kitap hakkında bir iki cümle söyleyelim. Hayatım boyunca bitirmekte en çok zorluk çektiğim kitap olarak liste başında. Kitabı okuduğum sırada yanlış hatırlamıyorsam 4 tane daha kitap bitirdim.

Peki bu kitabı okumaya çalışmamın hikayesi nedir? Yıllardan 2004 bir Edebiyat hocamız var. Kendisine sınıftaki kızların hepsi aşık erkekler de ibne mi olsam diye düşünüyor. Bir cümle kuruyor, biz yeni yetme ergenler direkt olarak vay be oluyoruz. Her neyse bu hoca sürekli gelip gelip "Gülün Adı" okuyun. "Gülün Adı"'nı okumazsanız adam değilsiniz gibisinden cümleler kuruyor. Ben de en sonunda okumaya karar verdim.(sene 2009)

Kitap sıkıcı. Okuyup da bitirebildiğim en sıkıcı kitap. Ama tüm bu bilgiler doğrultusunda kitaba kötü diyemiyorum. Gerçekten tarihsel roman olarak Umberto abimiz yıllarca uğraşmış; ben bile -kitabı çok uzun sürede bitirdim ve çok da hoşlanmadım diyebilirim- Orta Çağ Hristiyan dünyası hakkında az çok bilgi edinebildim. Kitabı gerçekten sevmek ve sindirebilmek içinse bana göre Orta Çağa ilgi duymak, Latince ya da en azından İtalyanca'dan hoşlanmak gerekiyor. Gülün Adı, yanınızda not defteriyle okuduğunuzda size çok daha yararlı olacak bir kitap. Tabii bunun için araştırma isteği ve döneme ilgi duymak gerekiyor.

Kitap bizim gibi basit okuyucuları tutabilmek için polisiye olayına atılmış. Her ne kadar Umberto Eco "kitabın ilk yüz sayfası kefaret" falan dese de bana kalırsa kitabın tamamı kefaret. Ortalara doğru hakikaten sararmış gibi oluyor ama onun da etkisi çok kısa sürüyor. Zira 7. güne(kitabın son bölümü) geldiğimde başka bir kitaba başladım. Polisiye olarak öyle abartılacak bir kitap değil zaten polisiye okuyacağım diye Gülün Adı'nı elinize alıyorsanız hemen bırakın derim.

Yine de kitaplardan anlamadığımı ve iyi bir okuyucu olmadığımı ekleyeyim.



Şimdi filme geçelim. Geçmesek olur mu? Bence olur ya hadi neyse... 86'da yapmışlar filmi yani kitabın yazılışından 6 sene sonra, kitabın Türkçe'ye çevrilmesiyle aynı yılda. Bu gereksiz sayıları niye verdiğimi ben de hiç bilmiyorum. Olur da Dünya'nın en güzel kızı Gülün Adı kaç yılında Türkçe'ye çevrildi diye sorarsa "Filmin çekildiği yıl. Yani 86" diye cevaplayıp kızı etkileyin diye yapmış olabilirim.(Melek gibi adamım)

Vidar 2: Film kitaptan kötü mü Vidar 1 bey?
Vidar 1: Kesinlikle hayır
Vidar 2: Peki film iyi mi Vidar 1 bey
Vidar 1: Kesinlikle hayır

Vay be! Anlatmak istediklerimi nasıl da yaratıcı bir şekilde yazıya döküyorum görüyor musunuz? Böyle Vidar 1 beyler falan. Geyik bir yana kitabın güzel bir özeti olmuş film. Başarısız bir kitap uyarlaması kesinlikle diyemem ama şimdi 4500 sayfa kitabı okuduktan sonra kitabı okumanıza gerek yok filmi izleyin yeter de diyemeyeceğim. Zira kitabın size kattıkları ve araştırmaya yönelttiği her bilgi filmde maalesef yok diyeceğim ama "maalesef" demiyorum. Zira vardı da noldu, ben hiç sallamadım.

Son olarak da Christian Slater adlı abimizin berbat ötesi oyunculuğuna rağmen bu filmden sonra bir çok dizi ve filmde daha oynamasını, üzüntüyle karşıladığımı belirteyim.



Şu üstteki fragmanı bulana kadar da canım çıktı. Ayrıca kontrol etmediğimden ötürü zaten her yazıda yüzlerce olan imla hatalarım bu yazıda milyonlarca olabilir. Anlamadığınız yer varsa parmak kaldırıp sorun. Teknoloji gelişti ya nerde o eski parmaklar azizim deyip bitiriyorum. Çok uzadı zaten yazı.

20 Kasım 2009 Cuma

Green Street Hooligans 2


İlk filmi yakın zamanda izledim ve aramalar sonucunda -imdb'ye yazıyorsun çıkıyor; büyük bir şey değil- ikincisini çektiklerini gördüm. Büyük bir şevkle, arkadaşla biralarımızı alıp filmin başına oturduk. Sonuç: bu ne lan? İlk filme büyük ihanet olmuş.

İlk filmde de oynayan pilot abimiz -Dave- iki arkadaşıyla beraber hapse düşmüş. Onların hapishane anılarını izliyoruz. Hikaye falan da yok aslında hapishanede dövüşüp duruyorlar, en sonunda da berbat bir Hollywood klişesiyle filmi bitiyor. Hangi akla hizmet hapishanede çekerseniz ki? Kavga sahneleri yine testesteron seviyelerinizi yükseltmiyor değil ama ilk filmin yanınına bile yaklaşmaz.

Adamın teki hapishane hikayesi yazmış, yayıncıya götürmüş. Yayıncı ise şöyle demiş: "Oğlum bizim bir film vardı; bayağı tutmuştu. Şimdi sen şöyle yapıyorsun: Sen bu hapishaneye düşenleri West Ham holiganı yap, düşmanlarını Milwall holiganı. O rus karakter orada kalsın. Filmin sonunda ki baseball maçını da soccer pardon football yaptın mı? Tamamdır."


Green Street Hooligans 2-Trailer - More amazing video clips are a click away

13 Kasım 2009 Cuma

The Taking Of Pelham 1 2 3


Pelham'a 1 2 bir de benimki diyoruz. Arkadaşlarla zaman geçirmek için izlenilebilecek zaman kaybı Hollywood filmi. Imdb notu 6.6/10, Roger Ebert 2.5/4 vermiş, ben de 4/10 verdim. 1974 çekimli The Taking Of Pelham'ı ise izlemediğimden ötürü yorum yapamıyorum ama daha iyi olduğu söyleniyor.

4 vermeme rağmen yine de zaman geçirmek için izlenebilir. Film izlemek değil de zaman öldürmek istiyorsanız öneririm. Konusu da aşırı klişe olarak adamın teki x'i(x=değişken ve bu filmde metro) kaçırıyor ve olaylar gelişiyor.

12 Kasım 2009 Perşembe

Paronoid Park



Gus Van Sant'i sevdiğimi bir kez daha kanıtlayan film oldu. Senaryosu bu kadar zayıf bir filmi -romandan uyarlama- bile izlenilebilir hatta şahasere yakın bir film haline getirebiliyor. Çekimler ve oyunculuk yönetimin için ellerinden öpüyorum. Sen git myspace profili gezip oyuncu bul sonra da onları baş rol yapıp böyle iyi film çıkar. Filmdeki tek ünlü sayabileceğimiz Taylor Momsen ise filmde 14 yaşında olmasıyla yaşlandık ulan dedirtmiştir.

Roger Ebert 3.5/4 ben de 8/10 verdim. Gus Van Sant'in Good Will Hunting dışında hiç bir filmini izlemeyenler ve Hollywood seyircisi için uzak durulası; Gus Van Sant'in sinemasını sevenler için kesinlikle kaçırılmaması gereken bir film. Elephant ile benzerlikleri de yok değil.

Yalnız Gus abicim sen bu sahne geçişlerinde niye bu kadar hata yapıyorsun? Çocuğun elinde ilk defter var. Arkadan çekmeye başlıyorsun defter kaybolmuş. Yok cebine soktu diyeceğim ama hayvan kadar defter girmez ki...

2 Kasım 2009 Pazartesi

G-Force


Sınavıma 5 gün kalmasına rağmen aptal gibi oturdum film izledim. Tabii bunda bizde kalan arkadaşın da etkisi oldu. Oysa ki ders çalışacaktım, tam oturuyordum ki... Geldi ve hadi film izleyelim dedi.

Neyse arkadaş animasyon sevdiğinden ötürü elimizde de animasyona en yakın film olarak G-Force bulunduğundan dolayı onu izledik.

Film hakkında yorumum "izlemEyin". Bundan çok daha iyi filmler var dünyamızda ama diyelim ki 5 arkadaş toplandınız hadi bir film izleyelim arada da sohbet ederiz falan diyorsunuz işte o zaman bu filmi izleyebilirsiniz. Zira tamamen boş bir film. Kurgusu olsun, hataları olsun.. Eğlendin mi diye sorarsanız; evet eğlendim. Güldüğüm yerler olmadı değil ama bunlar da gayet 3. sınıf osurma esprisi, yere düşme esprisi ve diğer klişe esprilerdi.

Sonuç olarak Space Jam ile başlayan insanların animasyon karakterleriyle aynı perdede buluşması akımının son örneği G-Force'u kaçırmazsanız üzülürsünüz. Yani kaçırın hiç tutmayın. 15 yaşından küçük olsaydım daha bir sevebilirdim. O berbat sonu bünyem kaldırabilecekti ama şimdi yapamıyorum.

SPOİLER OLARAK OKUYABİLİRSİNİZ ZİRA TAHMİN EDİLMESİ ÇOK KOLAY OLAN FİLMİN SONU YAZIYOR
Yeter arkadaşım ya.. Filmdeki kötü karakterin ömrünü adadığı dünyayı yok etme amacına tam ulaşacağı sırada baş rol oyuncusunun gelip "Aslında sen iyi birisin, sen de bizdensin, kalbinin derinliklerindeki o çiçeği ben görüyorum" demesi sonucunda kötü adamın bir anda evet çok büyük bir hata yaptım deyip tüm yaptığı işi mahvetmesine sinir oluyorum. Yapmayın artık lütfen..
SPOİLER BİTTİ BOYUMUZ UZADI

31 Ekim 2009 Cumartesi

Green Street Hooligans



Haftaya Cuma sınavım olmasına rağmen böyle filmler izliyorum. Evde olası bir ebeveyn olsa kapıyı açıp "Oğlum sınavda İngiltere'de ki holiganizmi mi sorcaklar?" der ama evde ebeveyn ya da ebeveyn ruhlu bir arkadaş bulunmamakta. Dolayısıyla biz de sabahlara kadar sabahlayıp(?!) film izleyebiliyoruz.

Şimdi erkekseniz, futbolu seviyorsanız, Van Damme filmlerine yatkınsanız bu filmi mutlaka izleyin. Tabii geri kalan kitle de izlerse eğlenecektir. Kısa bir yorum getirirsek ben izlerken eğlendim az biraz da öğrendim. Çok boktan klişeler olmasaymış daha iyi olurmuş ama olsun varsın. Bir de bunu izleyip West Ham United sempatizanı olmamak zor bir durum.

Güzel diyebileceğimiz(bazen amatöre kaçabiliyor yalnız) kavga sahneleri var. Bu kavga sahneleri adama cesaret de veriyor. Elijah hobbiti bile dövüşebiliyorsa ben bu boy bu kiloyla tüm İngiltere'yi fethederim ulan oluyoruz istemeden.

Filmimizden sahnelerle süslenmiş bezenmiş güzel bir şarkıyla yazımızı bitirelim. Bunu izleyip az çok fikir sahibi olursunuz.


Bir de filmi izleyip ek bilgi olarak ne öğrendik Glasgow Smile ya da Chelsea Grin diye bir olay var. Nedir bu? Batman'de ki Joker abimizin ağzı oluyor. Türlü türlü yapılma sanatı var. Merak eden yazsın gogıla okusun. Tommy Flanagan adlı aktörün suratında da Joker gibi yapayı değil gerçeğini görebilirsiniz.

Last Days



Aylardır bitirmeye çalıştığım Gus Van Sant filmografisinin son demlerini yaşadığım şu günlerde Last Days'i izledim. Gerry, Elephant, Last Days üçlemesindeki en iyi 2. film diyebilirim. Michael Pitt herifine gıcık olmama rağmen bu filmde hakikaten rolün hakkını vermiş. Öptük kendisini.

Bir de filmin güzel de bir soundtrack'i var. Albümde Pitt'in kendi grubu olan Pagoda'nın iki şarkısı var. Bir ara albümlerini dinleyip -zira yüklendi- beğendiğimizi ya da beğenmediğimizi yazarız.(Biz tek kişiyiz ama binlerce blogda gözlemlediğimize göre üstün yetenekli blog yazarları fark etmiş ki 1. çoğul şahısı kullandıklarında daha fazla kişiyi etkiliyormuş ben de o akıma kapıldım.) Filmden bir şarkıyı -trailer eşliğinde- aşağıya koyalım.

Filmin konusu mu ne? Bir zamanlar arabul.com diye bir site vardı biz küçükken şimdi de google var.