rutin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
rutin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Şubat 2010 Salı

Yazasım var

Bir şeyler yazasım var ama ne olduğunu bilmiyorum. Ben de şu an olduğu gibi sadece yazıyorum. Sorunlarım var ne olduğunu da biliyorum ama çözmek için uğraşmıyorum. Tam şu anda olduğu gibi hiç bir şey yapmadan beklemeyi tercih ediyorum. Çok dingin bir uyuşukluğun içerisinde hani tunakiremitçiler nasıl der -heh buldum- yüzüyorum. Bunu yapmalıyım şunu yapmalıyımların hepsi son kullanma tarihini tüketti ama yine de bilinen geçmiş zaman çekimine girmeden öylece beynimde dolaşmaya devam ediyorlar.


Bach - Toccata et fugue BWV 565
Yükleyen Quarouble. - Yüksek çözünürlüklü video keyfini yaşayın!

Füg olsam mesela

14 Şubat 2010 Pazar

Sevgililer Günü


Ortaokulda kompozisyon derslerinde hocalarımız şöyle derdi: "Başlık konuyla alakalı olsun."

Başlık konuyla alakalı değil zaten sevgililer günüyle ilgili bir şey yazacağımı bekleyen birileri varsa yazıklar olsun. Beni hiç tanıyamamıştır. Peki bu yazı ne hakkında olacak? Hiç bir şey hakkında olmayacak.

Kitabın tekinde duygusuzluğuyla övünen bir karakter vardı. Şu sıralar her sayfa geçişimde kendisiyle kendimi bağdaştırıyorum. Oysa diğer karakteri kendimle bir tutmalıydım. Pediatri stajı yapıyoruz. Nam-ı değer Çocuk Hastalıkları. Böyle minik minik çocuklar var. Hepsi de hasta ve berbat kokuyor. Bir çok arkadaş hanimiş de hanimiş diyerek muayene ediyor. Benimse tek istediğim kazasız belasız stajı geçebilmek. Merak ettiğim o berbat koku içerisinde doktorlar nasıl durabiliyor? Bok kokusu değil, çiş kokusu değil bildiğin pislik kokuyor. Aylardır yıkanmamış insanlar var, konuştuklarından bir kelime anlamıyorum. Bana kalırsa ölmelerinde bir mahzur yok.

Genelde üstteki gibi düşünüyorum. Bazense gerçekten acıdığım oluyor. Şöyle bir çocuğunuz olduğunu düşünün. Yürüyor, oynuyor sapa sağlam hatta dost meclislerinde turp gibi maşallah diyorsunuz. Sonra bir anda dengesini yitirmeye başlıyor, yazı yazamıyor. Sonra yatalak oluyor ve ölümü bekleniyor. Kendini bir film karakteriyle özdeşletir deseler hiç düşünmeden Rick(Casablanca) derdim.

Düşündüm de sevgililer günüyle ilgili bir yazı yazsam daha iyiydi. Neyse artık, bir daha ki seneye.

26 Ocak 2010 Salı

"Yaşadım Diyebilmen İçin" demiş

Nazım Hikmet yazmış, yaşamak şakaya gelmez diye. Bakıyorum da etrafıma yaşamak çok güzel şakaya geliyor be. Hani o iğrenç duygu sömürülerine girip hızlı araba kullananları, sorumsuz yayaları ya da ne bileyim ilaçlarını almayan hastaları demeyeceğim. Şu 3. kattan atlayayım eğer ölmezsem diyenler, şu ilaçlar beni öldürmezse yaşamam lazım ya da şu kurşun ya da kan kaybı diyenleri de kast etmiyorum. Kendim belki de biraz sizsinizdir bahsettiğim. Herkes büyük bir ciddiyetle yaşıyor bir sincap gibi olmasa da. Herkes bir şeyler başarmak istiyor. Sokakta yatan şarapçı abiden derslere giren profesörlere kadar herkes büyük bir ciddiyetle şakaya alıyor yaşamayı. En güzeli ya da belki de en kötüsü artık üzüntüler de mutluluklar gibi kısa sürüyor. Yarın ölecekmiş gibi yaşayacaksın denir ya yok yok Nazım demiş doğrusunu: "Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamalı insan."


YAŞAMAYA DAİR
1

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.

1947

2

Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.

Diyelim ki, dövüşülmeye deşer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.

Diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın ardındaki dışarıyla.

Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...

1948

3

Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
yani bu koskocaman dünyamız.

Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.

Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
"Yaşadım" diyebilmen için...

Nazım Hikmet Ran

Böyle güzel şiirler varken bir mısradan öteye gitmiyor şiirler.

5 Ocak 2010 Salı

Zaman nasıl da geçti hep fark ettim.

Buraya geleli hemen hemen 4 sene geçti. "İlk geldiğim zamanı dün gibi hatırlarım" gibi saçma cümleler kurmayacağım. Belki ilk geldiğim günü dünden daha iyi hatırlıyorum ama ondan sonraki günler hakkında yarım sayfa dahi yazı yazamam. Sadece zamanın bir türlü geçmek bilmediğini sürekli hissettiğimi hatırlıyorum. 4 yılda bu rahatsız edici his dışında bir de etrafımdaki insanlar değişmedi. Bana yakın olanların büyük bir çoğunluğunu sevsem de geri kalanı hakkında "Yahu ben sizin aranızda ne arıyorum?"düşüncesini taşıyorum. Eskiden kendime egomu tatmin etmek için sürekli ne kadar zeki olduğumu söyler dururdum. Artık etrafımdakilerin salak olduğuna kanaat getirdim. Ya zamanla zekam köreldi ya da etrafımdakilerin salak olduğunu anlamayacak kadar soyutlanmıştım.

Dersimiz; meme kanseri. Hoca 1,5-2 saat boğazını patlatmış. Memesi alınmış bir kadının(kanser evresi düşükse) yaşayacağını üstüne basa basa söylüyor. Hatta "Meme estetik bir organdır, hayati hiç bir işlevi yoktur" diyor bunu demesinden 3 dakika sonra bir arkadaşımız şöyle soruyor

"Hocam diyelim ki genç bir bayan var. Kendisine mastektomi yapılmış. Çocuğunu emzirmesi için meme transplantasyonu yapabilir miyiz?"(Gayet ciddi)
Hoca da adam yerine koyup cevap veriyor ki ben olsam yerin dibine sokarım. Ardından asıl bomba soru geliyor.
"Hocam zaten mastektomi yapılmış bir bayan çocuk doğurabilecek kadar yaşayabilir mi?"
Bu sorunun ardından bir önceki soruyu soran çocuğu rencide ettiğim için özür diler. "Çocuğum sen beni götünle mi dinliyorsun" derdim ama hoca demedi.
Başka bir arkadaşımız:
"Hocam hiç genç meme kanserli hasta gördünüz mü?"

Ders normalde bitmiş, deli gibi uykum var. Birbirinden cesaret alan bu adamların saçma sorularıyla ders uzadıkça uzuyor. Hoca: "Sorusu olan var mı arkadaşlar" dediğinde ilk 15 saniye kimse bir şey sormazsa ders bitiyor ama hele ki biri bir soru sorsun. Ard arda sorular geliyor. Of yarappim of, yazık lan bana...

Dipnot: Kadınsanız sakın meme kanseri olmayın.(8'de 1 ihtimaliniz var.) Aylık meme kanseri kontrolünüzü kendi kendinize yapın ki erken teşhisle memenizi aldırmaktan kurtulun. Aksi takdirde memesiz bir hale gelecekseniz bana gözükmeyin. Moralinizi bozar intihara sürüklerim.

31 Aralık 2009 Perşembe

Yeni Yılda Ne Yapıyorsun Sorunsalı

1 haftadır etrafımdaki insanların çok büyük bir sorunu var. "Yılbaşında ne yapıyorsun?" Şöyle seçeneklerim vardı:
1)Arkadaşlarla rock bara gitmek
2)Arkadaşlarla halk müziği çalan alkollü bir cafeye gitmek.
3)Arkadaşlarla alkolsüz bir cafeye gidip eğlenmek.
4)Evde oturup tek başıma alkol alıp, hayat çok berbat triplerine girmek.
3) Evde oturup herhangi bir gün gibi davranmak.

Uzun bir süre malum soruya evde oturacağım cevabını veriyor ve "Oğlum, yılbaşında evde oturulur mu?" sitemlerine göğüs geriyordum. Fakat an itibariyle üstümdeki baskıyı kaldıramıyorum. Normal şartlarda 50 kişinin online olduğu msn listemde 8 kişiyiz. Dayanamıyorum ve dışarı çıkmaya karar verdim. Küçük bir ihtimal de olsa belki eğlenirim. Hem beklenti ne kadar az olursa eğlence o kadar çok olur demişler. Demedilerse de ben dedim.

Günün anlam ve önemini anlatan South Park bölümünü sizlerle paylaşıp, elvada diyorum. South Park'ın en sevdiğim bölümlerinden biri.


Mr. Hankey, The Christmas Poo

19 Aralık 2009 Cumartesi

Spor Çeşitleri

Ben şunu fark ettim. Diyelim ki yenilen taraftasınız ve maç bitti. Girin ekşi sözlüğe iki üç entry okuyun. Ardından hakeme sövün. Kimse fark etmiyor.

Mesela Beşiktaş - Bursaspor maçı oldu. Beşiktaş 2-1 öne geçti. Ben entry dahi okumadan msn'de direkt hakeme sövüyorum. Bir kişi de sormadı. Maçı izliyor musun diye. Türkiye liginde en son izlediğim 90 dakika maç 2 yıl önceydi. Hala pişmanım. Şimdi genel spor yaklaşımımı yazayım.

Futbol - Oyna ve kaliteli maçları izle. Taraftarıyım diye gidip Fener'in maçlarını izleme. Taraftarı olduğunuz takımın sadece maç sonuçlarına ve transferlerine bakın. Yenildiğinde üzülmeyin ama yendiğinde sevinin. Sonra da futbol böyle güzel bir şey. Sırf benle alakasız 11 adam başka bir 11 adamı yendi diye mutlu oluyorum lan deyip geçin. Çok fazla kafaya takmayın.
Basketbol - Oynamasan da olur ama izle. Tabii geçen sene ki Magic - Lakers finalini izleme. Sinirlenirsin gerek yok.
Voleybol - Kesinlikle oynama ve izleme. Hele ki erkekler oynadığında zevk seyri golf ile yarışır. Biri kaldırıyor diğeri hayvan gibi vuruyor. Yine bayanların ki bir nebze daha iyi.
Tenis - Oyna ve izle. Bunu izlemesi çok zevkli. Zaten bizim neslimiz Trt 3'te hentbol, artistik patinaj ve tenis izleyerek büyüdü. Mesela o Federer falan bazen öyle vuruşlar yapıyor ki eğer o küçücük topu seçebilirseniz -seçemezseniz üzülmeyin tekrarını gösteriyorlar- cidden şaşırıp kendiniz vurmuşcasına mutlu oluyorsunuz.
Golf - Oynayamazsın zaten. Bahis oynamadığın sürece izlemenin de bir anlamı yok diye düşünmekteyim.
Hentbol - Oynama fırsatın varsa kaçırma ve izle.
Buz Hokeyi - Oynama ama izle
Atletizm - Bunu izlemesi zevkli olabiliyor. Zira kendimi atari oyununda gibi hissediyorum. Birileri çekiç atıyor, birileri zıplıyor, kimisi koşuyor, kimisi atlıyor. Tabii sadece çekiç atma izlerseniz pek bir anlamı yok. Adam dönüyor dönüyor fırlatıyor. Nerede bunun heyecanı.
Formula 1 İzlemesini oldum olası sevmem. Hadi yarışı izlemek tamam da bazı arkadaşlarımız sıralama turlarını falan da izliyor ya şaşıyorum onlara.
MotoGp Bunun yarışını izlemek çok zevkli. Formula'ya her türlü çakar. Her an biri kaza yapabiliyor ya da son tura kadar 1. ile 2. arasındaki mücadele sürebiliyor.

Peki oynama zevklerine gelelim. Şimdi bazı kendini bilmezler futbol dediğin nedir? Iyy iğrenç bir spor tenis oynasana falan dediklerinden dolayı az çok yapmış olduğum sporların zevk skalasını çıkaracağım.

Futbol - İyi bir takımınız varsa çok zevkli. Bir kere kale büyük, top küçük gol atmak kolay.
Basketbol - Top büyük delik küçük. Zor spor. Çok çalışırsanız kendinizi geliştirebilirsiniz ama hiç bir zaman çok iyi basket oynayayım diye düşünmedim.
Voleybol - Çok kötü, çok gereksiz. Bir kere bildiğin bu spordaki 6 kişiden 2'si beklesör modunda. Kendilerine top gelsin diye bekliyorlar. Hele ki arkadaşlar arasında maç yapıyorsanız ve voleybolu iyi bilmiyorsanız o arkada yer alanlar niye öylece beklerler hiç anlamam.
Tenis - Ders almadan oynayamazsın bunu. Ders alsan da oynayamayabilirsin. Kolun ağrır, bacağın ağrır. Küçücük topu kovalamanın pek bir manası yok.

Sonuç olarak yapması en zevkli spor futbol
izlemesi en zevkli spor tenisdir.

Tabii izleyebileceğimiz tenis maçlarının aşağı yukarı hepsi zevkli oluyor. Futbol bu konuda biraz şanssız. Yoksa geçen sene ki Chelsea Liverpool maçı olsun ya da Liverpool Arsenal maçı olsun bir çok tenis maçına koyar. (Ayrıca şu yaşıma geldim hala Çelsi ile Niçe'yi copy/paste yapıyorum)

Ayrıca ne olacak bu Liverpool'un hali aziz kardeşlerim?

1 Aralık 2009 Salı

Gemlik, Internetsizlik, Tatil

Internetsiz kalmak, pek bir kotu bir durum. Telefondan internete girip suraya iki sstir girmeye calismak daha da kotu.. Cunku o kadar sikildim ki goz kalemini andiran bir cisimle harflere tiklayip yazi yazmaya cabaliyorum. Dusunun siz halimi..

Guzel bir iki filmin disinda, kitap, dergi ve Psp ile vakit gecirdim. Internetimiz olunca hepsi hakkinda iki uc satir bir seyler yazarim.

Son olarak eger okumadiysaniz; Psikeart dergisini hepinize oneriyorum ki her sayfasi her satiri okunabilen tavsiye edilebilecek bir dergi.. Gordugunuz uzere ben de tavsiye ettim. Populer Psikiyatri adli kalitesiz dergiden de kurtulmus olduk.

14 Kasım 2009 Cumartesi

Düşündüğün Şeylerin Daha Önce Yazıldığına Tanık Olmak

Diyelim ki kendinizce hayata bir yaklaşım, bir düşünce sistemi geliştiriyorsunuz ya da bir şey düşünüyorsunuz; ilk siz düşünmüşsünüz gibi geliyor ama öğreniyorsunuz ki öyle değil. Siz daha doğmadan önce düşünülmüş, yazılmış hatta kayıtlara bile geçilmiş. Yazık tabii. Benim düşündüğümü başkaları da düşünmüş diyerek sevinmek mi lazım yoksa ulan benden önce zaten düşünmüşler deyip üzülmek mi karar veremedim.

"Belki de insanları sevenlerin görevi, onları gerçeklere güldürmektir; gerçeği güldürmektir; çünkü biricik gerçek, gerçeğe duyulan çılgınca tutkudan kendimizi kurtarmayı öğrenmektir."

Özellikle "Belki de insanları sevenlerin görevi, onları gerçeklere güldürmektir." bölümünü bir aydır yakınlarıma söyler dururum. Fark ettim ki kitapta yazıyor. Hatta -öngörebildiğim kadarıyla- binlerce yıl önce Aristo düşünmüş. Yazayım dedim.

11 Kasım 2009 Çarşamba

Çok komik şeyler oluyor

Her zaman gülünecek bir şey bulmamla övünmüşümdür. Fakat şimdi bu kendimi övme faslını geçip konuya geçeyim direkt. Bugünlerde aklıma takılan bazı durumları aşağıya sıralayacağım. Her biri hakkında 1-2 sayfa geyik yazı yazabilirdim ama üşeniyorum. Kendi geyiğinizi kendiniz yapın.

1-) Facebook'da biri ayrıldığında insanlar bunu niye beğeniyor? Yok yani ben ayrıldıktan sonra "Arzu Volkano like this" dese bana feysbuk. Arzu'ya özel mesajla ulaşır. Naber ya aylardır görüşmüyorduk yapardım. Ulan ayrılmışlar güzel bir şey değil beğenmemen lazım. Hadi beğendin, sevindin bari çaktırma.

2-) Bu da çok içler acısı bir durum. Çok kötü bir tablo çizeceğim şimdi sizlere. Karşıdan bir çift geliyor. Çocuğun bir elinde şemsiye var diğer elini de kızın omzuna atma çabası içine girmiş. Kız ise elini çocuğun beline bile atmamış iki eli de boşta. Yazık günah be. O şemsiyeyi öyle dakikalarca taşıdı çocuk. Ben buna şahit oldum.

3-) Halkımız cinsel espriyi kaldıramıyor. Oysa ki en komikleri cinsel oluyor. Şimdi şöyle bir diyalog geçiyor aramızda terbiyesiz oluyoruz.

+ Onun dediğini mi yapacaksın benim dediğimi Yavuz?
-1 Yauv tabii senin Ayşe.
+ Ehehehe
Muhsin: Benim de iki memem olsa benim dediğimi yapardı.

Şimdi bu komik bile değil hayatın gerçeği. Niye terbiyesiz oluyorum ki ben? Belki yemek yiyorduk ondan diyeceğiz ama bence asıl neden bu değil

4-) Sevgilinin gözüne şiir yazan romantik gençlerimiz. Şimdi bu arkadaşlarımız önce açıyor google'i Attila İlhan şiirler yazıyor. 2-3 tane okuyor. Sonra biraz Ataol Behramoğlu. Tabii Can Yücel olmazsa olmaz. En sonunda biraz Cezmi Ersöz'den sonra hop şair oluyorlar. Şimdi olun tabii. Siz yazdıkça ben gülüyorum siz de mutlu oluyorsunuz. Ben şair ruhlu biriyim diye ama yauv abicim bırakın kızın gözüne şiir yazmayı. Hangi erkek bir kızın gözüne bu kadar önem verir? Kaybolmayın artık şu okyanus mavisi, sisli, puslu gözlerde. Yazın şöyle bir şiir mesela

Sevgilim
Öyle güzel götün var ki
Bazen hep arkandan yürümek istiyorum
Sadece popona saatlerce kitlenip
Onun içinde kaybolabilirim
O kıvrım, o hafif kalkıklık
Ve o poponun altı
Bir güneş gibi parıldayan bacakların
Seni her gördüğümde keşke daha kısa bir etek giysen diyorum

Vallahi alkışlayacağım. Bir de sizin gibi deneyelim

Sevgilim (tamam mütabıkız bu konuda)
Öyle güzel gözlerin var ki (geç arkadaşım geç)
O okyanus mavisi gözlerinin içinde (kızın gözler yeşilse okyanus her an yeşil olabilir)
Ben bir alabalık oluyorum. (alabalığı okyanusa falan sokabiliriz. öyle de tuhafız)
Gözlerine saatlerce bakıp ellerini hiç bırakmadan tutabilirim. (Bir kere bakamazsın arkadaşım. Ellerini de o kadar çok tutarsan elin terler yapış yapış olur)
Ellerini hiç bir prensesinkine değişmem (burada biraz dürüst diyebiliriz. poponu adriana lima ile takas edebiliriz mesajı veriyor.)
Ve ben hiç bir zaman delere dikkat etmem (hadi canım)
Sana şiir yazdıkça
Ne önemi var imla kurallarının (kıza salak diyor. ama kız hala ayy ne romantik düşüncesinde)
Çünkü benim aşkım yıkar tüm kuralları. (böyle de iğrenç bir sonla bitirmezsek olmaz)

5-) İnsanlar twitter açıp "Yaa nefret ediyorum bu 160 karakter olayından" diyor ya hatta "Yaa nfret edioum bu160 krktr olayndn" diyor. İşte onlara söyleyin Twitter'in olayı o nefret ettiği 160 karakter.
Not: Adı Almula olduğu bildirilen bir şahıs Twitter'ın karakter sınırlamasının 140 olduğunu bildirdi. Zanlı hâla aranıyor.

Daha vardı da unuttum. Şarkımızı koyup bitirelim.

10 Kasım 2009 Salı

"Lucid Dream" Anılarım


Böyle bir şey var. Zamanım olursa dönem ödevi tandanslı bir yazı koyacağım. Şimdilik ilk anımızı yazalım ki kendisi ilk olarak kontrolü ele geçirdiğim ve hatırladığım Lucid Dreaming tecrübesi olarak tarih sayfalarına yazılmaktadır.

Nasıl yaptık?
-Sürekli rüyamı bu sefer kontrol etcem geyiğiyle yatın. Ben bir senedir yatıyorum daha yeni oldu. Yılmamak lazım.

Efendim. Bizim rüyamız şöyle oldu.

Şimdi bir arkadaşla kağıt oynamaya gideceğiz. Elazığ'dayız. Beni evden alıyor arkadaş ben de diyorum ki. Yauv nereye gidiyoruz? O da kağıt oynamaya. Sonra ben Leman Cafe'yi görüyorum. Lan burası Elazığ olamaz ne kağıdı? Neredeyiz biz? O da gayet yok ya Elazığ'a açıldı Leman Cafe diyor. Ben de yok yahu açılamaz Leman Cafe Elazığ'a diyorum.(giriş tabelasında da sadece ilaçlar yazıyordu ne alakaysa) İşte o anda ahanda rüyadayım diye bildiğin sevindim. Hatta hoplama zıplama oldu. Sonra etrafımdaki mekan değişti. Bu ara biraz korku da yaşamadım değil. Daha sonra oldukça geniş kalabalık bir yere geldim. Dur bir uçayım yaptım mal gibi. 5-6 adımlık mesafeyi çok ufak bir yükseklikte gittim sonra ayaklarım yeniden yere değdi. Sonraki deneyişimlerde başarısız oldum hep. Daha sonra uzakta bir güvenlik görevlisi gördüm. Şimdi yanına çok hızlı koşucam dedim. O da olmadı. "Ama güldüğünü görebiliyorum." dedim ki görebiliyordum. Kızıl saçlı bıyıklı bir abimizdi. Daha sonra arkasına dönüp gitti. Ben de uyandım.

Kadın Doğum Stajından Geçmem

Çok tuhaf oldu bu.
En malign hocadan sınava girip
28 kişiden 19 kişinin kalması
Ve benim geçmem
Yakanızdan düşmeyeceğiz akepe

Hocanın bana en kolay soruyu sorması
Ve benim çalıştığım konuya denk gelmesi
Az çok bilmem
Biraz sallamam
Hocanın gözünde
Biliyor ama tam çalışmamış imajım
Bu böyle gitmez
Halkım uyanın

Sonuçta geçtim
Mutluyum
Umutluyum
Verdiğim sözleri tutucam.
Peki siz hükümet siz niye tutmuyorsunuz verdiğiniz sözleri?
Where's the AB Where's the çift duble yollar? Where's the 301? (Buraya gülün ben çok güldüm. Fatih Terim olsa o da gülerdi)
The love of christ?

I had to get the agony of gods heart...
WE... HAVE SINNED!!!

Satır satır yazınca Yılmaz Özdil tandansı yakaladı klavyem arada sırada kusura bakmayın. Akp'ye sövmem ondandır.


6 Temmuz 2008 Pazar

"Birbirimize yabancılaşmamızı unut"

Aslında Bin-Jip ile ilgili bir kritik yazmaktı amacım, sağda solda film ile ilgili yazılanları okurken bir yandan da film boyunca çalan Gafsa şarkısının yer aldığı albümü indiriyordum. Filmi bir kez daha izlemek için dvd'yi bile takmıştım ama olmadı ne zamanki Gafsa şarkısı bilgisayara yüklendi, şarkının tesiri altında bir şeyler yazmalıyım duygusu uyandı. Hele ki şu sözleri okuduktan sonra;

"aşkımın olan esinti, aklımdan uçmaya başladı
sevginin esenliğini sun bana
bana ‘geri dön aziz sevgili’ de
yaşadığımız ayrılıkları ve birbirimize yabancılaşmamızı unut
hayal gücüm (rüyalarım) gayesizce merak ettiğini söyleyecek, 
ve hırsım mutlu olacak. 

o, 
yüksek burçlarda gözüktü, 
ve o tuhaf sözcükleri fısıldadı bana…

geri dön ey aşk!
bu dünyadan nasibim yok
sen benim sonsuz aşkımsın fakat,
seninle benim aynı cevheri kuşanmamız imkânsız.

âh, 
gece!
gözlerim sensin!"


Aşkı örneklemeyi her zaman saçma bulmuşumdur. Genelde yazılarda ya da filmlerde yer alır hatta albümlerde bile; aşk depremdir kimi zaman insanı yerle bir eder kimi zaman korkutup bir daha olmaması için dua ettirir, aşk dönmek gibidir eğer gözünü bir noktaya dikmezsen başın döner ve yere düşersin, aşk suya dalmaktır nefes almak için yüzeye çıkmazsan bir daha hiç nefes alamayabilirsin... Aşk şudur aşk budur falan filan. Aslında aşk bilimsel bir gerçek, ne deprem ne baş dönmesi ne o ne de bu. Türlü türlü olan bu yüzden de her örneğe uydurulup istenen tarafa çekilebilen bir duygu. Hatta aşk boktur eğer sifonu çekmesini bilmezseniz koku yapar diyerek aynı kişiye sürekli aşık kalınamayacağını örnek verip okuyanı güldürmeye çalışabilirim veya platonik aşklar için aşk bir köpekle karşı karşıya kalmaktır köpek eğer korktuğunuzu farkederse ya kaçarsınız ya da gözlerinin içine bakıp korkmuyorum dersiniz veya karşılıklı aşkı yaşadığını hissedenler için aşk gece gökyüzü ile yıldızların beraberliği gibidir eğer yıldız yoksa gökyüzünde kafamızı kaldırıp gökyüzünü izlememiz için bir güzellik yoktur. Bunun gibi içi dolu gözükmeye çalışan ama bana göre tamamiyle boş ergenlik örnekleri verebiliriz. Aslında aşkın benim için tek bir tanımı vardır. Aşk özneldir. (Hiç kimse benim ona aşık olduğum gibi aşık olamaz ve ben bir daha hiç kimse için ona karşı duyduğum duyguların aynısını başkası için yaşayabilirim.)


Pastamı yüze bölüp en büyük parçayı sana verdim. Ve sadece sen yerken mutluydum.


Kızlara erkeklere aslında yaklaştığı herkese aşıktı. Aşk, kiminle beraberse anlamını değiştiriyordu. Meltemleyken aşk tamamen cinsellikten uzaklaşmış saf, çocuksu bir aşka, Yağızlayken sorumluluğa, Şevketleyken pişmanlığa, Efeyleyken kararsızlığa, İlkeyleyken cinselliğe, Meteyleyken acıya, Borayla birlikteyken mutluluğa dönüşüyordu. Bir çok kişiyi hayatına sokmuş ve bir çoğunu hayatına girmesi için uğraştığından çok daha kısa bir sürede çıkartmıştı. En iyisini bulmak için türlü türlü insanla beraber olmuş, türlü türlü aşk yaşamıştı. Sorumluluk ile başa çıkamadığını anlamış, pişman olacağı işlere girişmeyeceğini öğrenmiş, cinselliği hayatın anlamı olarak görmediğini farketmiş, kararsızlığın hem pişmanlığı getirdiğini hem de tüm gemileri yaktığını yaşamıştı. O en iyisini arıyordu umrunda değildi kaç kişiyi üzdüğü ya da ne kadar üzüldüğü. Zaten geçen zamanın ardından kimseyi üzdüğünü düşünmüyordu, onlar birbirine aşıktılar ve sevinçliydiler. Hayatında bir kez, mutluluk aşkın getirdiği tüm istenmeyen duyguları kaldırabilmişti; sorumluluk alabilecek kadar kendini güçlü, yalan atmayacak kadar kendinden emin, kıskanmayacak kadar güvenli, isterse zamanının hepsini ona ayıracak kadar özgeci hissediyordu. Hayatta ilk kez yaşadığı bu mükemmel duyguyu sürdürmek için elinden geleni yaptı ama onun kendisiyle mutlu değil sadece sevinçli olduğunu üstüne basa basa söylemesine kadar onu mutlu sanmıştı. O, terazide tek başına hiç bir şeyi kaldıramadığını, defalarca olmaz kelimesini duyduktan sonra anladı. Hayatının en güzel günlerini yaşadı ve ilk kez "Ve zaten genellikle o daha az sever seni" dizesini sonuna kadar hissetti. Hiç üzülmediği kadar üzülse de o kadar çok mutlu olmuştu ki kısa sürede zaman geçip sevinçli günlerine döndüğünde hiç bir zaman keşke o kadar üzülmeseydim demedi. Çünkü her ne kadar bir daha böyle sevemeyeceğini hissedip şarkının "yaşadığımız ayrılıkları ve birbirimize yabancılaşmamızı unut geri dön ey aşk! bu dünyadan nasibim yok sen benim sonsuz aşkımsın" kısmında ağlayarak belki döner dese de "fakat, seninle benim aynı cevheri kuşanmamız imkânsız." cümlesiyle gerçeğe dönüp, üzülmeye devam etmektense yaşadığına benzer bir duyguyu bir daha yaşayabileceğini ümit edip hayata tutunmayı yeğlerdi.  


Çeviri için ekşi yazarı "gozupek"'e teşekkürler.