edebi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edebi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Şubat 2012 Çarşamba

Ağırlık ve Hafiflik

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği diye bir kitap okuyorum da bir iki yeri çok beğendim; buraya da ekleyeyim. Küçükken düşündüklerimin aslında çoktan düşünüldüğünü öğrendiğimde ya da fark ettiğimde çok kızar kıskanırdım. Şimdi ise ben asla böyle ifade edemezdim kendimi diyorum. Galiba benim için olgunlaşmak bu olsa gerek.


3

Ne istediğini bilememenin aslında son derece doğal olduğunu anlayıncaya kadar kızdı kendine. Sadece bir tek hayat yaşadığımız için bu hayatı öncekilerle karşılaştıramaz ya da kusurlarımızı gelecekteki hayatlarımızda gideremeyiz; bu nedenlede ne istediğimizi bilemeyiz. Tereza'yla olmak mı daha iyiydi, yalnız olmak mı Karşılaştırma fırsatı olmadığı için hangi kararın daha iyi olduğunu sınamanın bir yolu yok. Olaylar nasıl gelişirse öyle yaşıyoruz, önceden uyarılmaksızın, rolünü ezberlemeden sahneye çıkan bir tiyatro oyuncusu gibi. Yaşam öncesi ilk prova yaşamın ta kendisiyse, ne değeri olabilir yaşamanın? YaŞamın hep bir taslak gibi olması da bundandır işte. Yok, 'taslak' da tam anlatamıyor demek istediğimi, çünkü taslak bir şeyin ana çizgileriyle belirmesi demektir, bir resmin az çok ortaya çıkmasıdır, yaşamımız dediğimiz taslaksa hiçbir şeyin taslağı değildir, bir resmin resme dönüşmeyecek ana çizgileridir. 'Einmal ist keinmal' diyor Tomas kendi kendine. Sadece bir kere olan şey, diyor Alman özdeyişi, hiç olmamış sayılır. Yaşanacak bir tek hayatımız varsa eğer, onu hiç yaşamamış da olabiliriz, fark etmez.

15

Elinden hiçbir şey gelmeksizin, ne yapacağını bilemeden bir avlunun karşı tarafındaki duvara dalıp gitmek; bir aşk anında karnındaki inatçı gurultuya kulak vermek; ihanet etmek, ama ihanetin göz kamaştırıcı yolunu terk edecek gücü kendinde bulamamak; Büyük Yürüyüş'te kalabalıklarla birlikte yumruğunu havaya kaldırmak; gizlenmiş mikrofonlar önünde espri gösterisi yapmak -bu durumların hepsini tanıdım, hepsini yaşadım, ama bunların hiçbirinden benim kişiliğim, benim özgeçmişim doğmadı. Romanlarımdaki kişiler kendime ilişkin gerçekleşmemiş olabilirliklerdir. Onlardan eşit derecede hoşnut olmam ve dehşete düşmem de bu yüzden. Her biri benim ancak kenarında dolaştığım bir sınırı aşmıştır. Bana en çekici gelen şey bu aşılmış sınırdır (ötesinde kendi 'ben'imin sona erdiği sınır). Çünkü romanın sorguladığı sır o sınırın ötesinde başlar. Roman yazarın itirafları değildir; bir tuzak haline gelmiş dünyamızda yaşanan insan yaşamının araştırılmasıdır. Bu kadarı yeter. Biz gene Tomas'a dönelim.

----

Soruyu sormanın başka bir yolu da Şu; bağırarak sonu çabuklaŞtırmak mı daha iyidir, yoksa susmak ve böylelikle daha yavaŞ bir ölümle ölmek mi? Bu soruların cevabı var mıdır? Sonra gene o bildiğimiz düŞünce geçti kafasından: İnsan hayatı ancak bir defa yaŞanır ve kararlarımızın hangilerinin doğru hangilerinin yanlıŞ olduğunu kestiremememizin nedeni,verili bir durumda ancak bir tek karar verebilecek olmamızdır; ikinci, üçüncü ya da dördüncü bir yaŞamımız yok ki çeŞitli kararlarımızı birbirleriyle karŞılaŞtıralım. Bu açıdan tarih insan yaŞamlarına benzer. Çeklerin sadece bir tek tarihi vardır. Bir gün Tomas'ın yaŞamı gibi, o da hiç yinelenmemecesine sona erecektir.

1618 tarihinde Çek prenslikleri bütün cesaretlerini toplayıp Viyana'da hüküm sürmekte olan imparatora duydukları hıncın belirtisi olmak üzere imparatorun yüksek düzeyde iki görevlisini Prag şatosu'ndaki bir pencereden aŞağı attılar. BaŞkaldırıları Otuz Yıl SavaŞları'na, bunlar da Çek ulusunun toptan yokedilmesine yolaçtı. Çekler cesaret gösterecek yerde temkinli mi davransalardı? Cevabı basit gibi gelebilir; değildir.

Üç yüz yirmi yıl sonra, 1938'deki Münih Konferansı'nın ardından dünya Çeklerin ülkesini Hitler'e kurban etmeye karar verdi. Çekler kendilerinin sekiz katı bir güce karŞı ayaklanmaya mı kalkıŞmıŞlardı? 1618'in aksine temkinli davranmayı seçtiler. KoŞullu da olsa boyun eğmeleri II. Dünya SavaŞı'na yolaçtı, bu da ülkelerinin bağımsızlığının on yıllar hatta belki de yüzyıllar boyunca elden gitmesiyle sonuçlandı. Temkinli davranacak yerde cesaret mi gösterselerdi? Ne yapsalardı?

Çekoslovak tarihi yinelenebilseydi, elbette her defasında iki olasılıktan birini sınamak ve sonuçları karŞılaŞtırmak isterdik. Böyle bir deney olmaksızın, bu konuda ileri sürülecek bütün düŞünceler birer varsayım olmaktan öteye gitmeyecektir. Einmal ist keinmal. Bir kere olan Şey hiç olmamıŞ demektir. Ne Çeklerin tarihi, ne de Avrupa'nın tarihi bir keredaha yinelenecek. Çeklerin ve Avrupa'nın tarihi, insanlığın talihsiz deneyimsizliğinin kaleminden çıkma bir çift karalamadır. Tarih insan yaŞamları kadar hafiftir; dayanılmaz derecede hafif, bir tüy kadar, yukarı doğru süzülüp havaya karıŞan toz, yarın varolmayacak herhangi bir Şey kadar hafif.

Bir kere daha ve bu defa aŞka benzer bir özlemle, uzun boylu, hafifçe kamburunu çıkararak yürüyen editörü düŞündü Tomas. O adam tarih sanki bir karalama değil de tamamlanmıŞ bir resimmiŞ gibi davranıyordu. Sanki yaptığı her Şey sonsuz kere yinelenecekmiŞ, sonsuza kadar dönüp geri gelecekmiŞ gibi eylemlerinden en ufak bir kuŞku duymaksızın davranıyordu. Haklı olduğuna kesinkes inanmıŞtı ve bu onun için dar görüŞlülük değil erdem belirtisiydi. Evet, o adam Tomas'ınkinden farklı bir tarihin içinde yaŞıyordu; karalama olmayan (ya da olduğunu fark etmeyen) bir tarihin...

16

Günler sonra, buraya yukarıdaki bölüme ek olsun diye aldığım baŞka bir düŞünce geldi Tomas'ın aklına; uzayın derinliklerinde bir yerde bir gezegen vardı, insanlar burada yeniden doğacaklardı. Dünyada yaŞadıkları yaŞamın ve biriktirdikleri bütün deneyimin tümüyle bilincinde olacaklardı. Belki de hepimizin ilk iki yaŞamımızın tüm deneyimleriyle üçüncü bir kere doğacağımız bir baŞka gezegen daha vardı. Belki de insanlığın bir derece (bir yaŞam) daha olgun doğacağı baŞka, daha baŞka gezegenler de vardı. Tomas'ın ebedi dönüŞ çeŞitlemesiydi bu.

Elbette, biz dünyadakiler (bir numaralı gezegen, deneyimsizlik gezegeni) öteki gezegenlerde insanoğlunun baŞına neler gelebileceğini ancak belli belirsiz hayaller biçiminde oluŞturabiliriz kafamızda. Daha mı bilge olacaktır? OlgunlaŞma insanoğlunun gücünün sınırları içinde midir? Yineleme yoluyla elde edebilir mi olgunlaŞmayı? Yalnızca böyle bir ütopyanın bakıŞ açısından, iyimserlik ve kötümserlik kavramlarını tam hakkını vererek kullanmak mümkün olabilir: Ġyimser, beŞ numaralı gezegende insanlık tarihinin daha az kanlı olacağını düŞünen adamdır. Kötümser, tersini düŞünendir

19 Mart 2008 Çarşamba

Öyle uyuşuğuz biz

Yürüdük yorulana kadar
Ve tükendiğimizde
Anladık ki; aslında koşmalıymışız ölene kadar

11 Mart 2008 Salı

Kaç günde eriyecek acaba ? / Kar

Bu şehre yıllar boyu kar yağdı. Kaldırımları, evlerin çatılarını, yolları her yeri kaplardı. İnsanları unuturdu yeryüzünün rengini, alışırdı beyaza zamanla. Hayatımda dönem dönem yıkılıp yapıldı bu şehir. Güneş, tüm karları bir günde erittiğinde yeniden yapılırdı şehrin sokakları. Küçükken tüm şehrin planlayıcısı ailemdi. Camiler, izole bir site, seçilmiş arkadaşlar vardı. Küçükken çok sık yağmazdı kar; babamın bana kızdığı, arkadaşlarımı beğenmediği günlerde ya da futbolda başarısız olduğumda azıcık tipi yağardı şehrin kimi sokaklarına. Sabah uyandığımda tüm isyan ve kızgınlık kaybolmuş olurdu. Yavaş yavaş büyüdüm. Orta okulda artık kar yağışları haftalar boyu sokakları kaplayabiliyordu. Ama erirdi karlar ve ne zaman ki erise tüm karlar, ailemin belli başlı özellikleri beliriverirdi sokaklarda. Liseye geçtiğimde kar yıllar boyu sokaklardan kalkmadı. Bambaşka bir hayata alışmıştım. Yalnız, trajediyi seven, kendini beğenmiş, mutlu olduğundan bir türlü emin olamayan, bağımsız düşünebilen... İşte lise yıllarında değişti şehrim ilk kez, en yakınlarım yaptı bu sefer şehrin planını... Camilerin sayısı azaltıldı, barlar, müzik marketleri, kitapçılar ve sinemalar açıldı. Kaldırımlar arnavut kaldırımı değildi artık. Dostlarımın yaptığı sokaklar öyle iyi planlanmıştı ki yıllardır kar bile yağmıyordu şehrin bu sokaklarına, ama hayatıma giren ilk sevgili, ileride kenti değiştirmeye çalışanlara öyle çarpık bir mahalle bırakmıştı ki, kar sürekli yağsa da bir türlü tutunamıyordu alt yapının bozuk olduğu mahallenin sokaklarında. Kurulduğundan beri ilk kez geçenlerde kar tuttu; fuhuşun normalleştiği, uyuşturucunun uyuşturmadığı, her türlü suçun en adisinin yer aldığı bu mahallede. Ve mutluydum ben, şehrin bu mahallesine girdiğimde ilk kez sevinçli değil mutluydum. Hiçbir suç işlemediğimi düşünüyor, kimseyi dolandırmıyor, hiç kimseyi aldatmıyor sadece umutla karın yerden kalktığında mahallenin yeniden yapılanacağını ve o vakitten sonra hep böyle boş boş güleceğimi sanıyordum. Mahallenin her binasındaki pisliği yok eden, rahatsız edici duvar yazılarını silen bir melek inmiş olmalıydı şehrin bu pis mahallesine… Ve şimdi yağmasına rağmen kar, eriyor yavaş yavaş. Melek havalanmış olmalıydı ve benim kanatlarım yoktu onu tutup geri getirebilmek için denemiştim uçmayı ama ulaşamamıştım işte burada bunu yazdığıma göre… Şimdi daha fazla kendimi harap etmeden çıkıyorum usulca bu mahalleden. Mahallenin mimarı, mahalleyi yarım yamalak bırakıp gittikten sonra, tüm doğruları yapmama rağmen ilk kez ağlıyorum. Oysa ki; pisliğin cirit attığı bu mahalleden çıkarken ne kadar çok yalan attığımdan, dolandırdığımdan ve unutmak için kendimi uyuşturduğumdan hiç rahatsız olmazdım. Değişmeyeceğini artık kanıksadığım bu mahalleden çıkarken bu sefer; elimden gelen her şeyi yaptım ve öyle çok sevmiştim ki diyebiliyorum.
------------------------------------------------

Zamanı geldi kar
Yağ da kapa artık yolları
Unuttur geride kalanları

Zamanı geldi de geçiyor
Dondur artık insanları
Felç et son kez hayatı
Anlasınlar ne kadar rahat yaşadıklarını

Zaman kalmadı kar
Bak dağılıyor kara bulutlar
Unutulmayacak mı yanlışlıkla ezberlenen numaralar
Yüzlerinden akan kiri görüp de utanmayacak mı insanlar

Yenildin yine kar, yendin yine güneş
Eriyeceğini bilen kar yağmadı bir kez daha
Bari sen kavur her yeri
Kar yağmadı diye şükretmesin insanlar

10 Mart 2008 Pazartesi

İlk Kış / 20 Mart 2006

Onsekizinci kış bu
Havanın kasvetli, ağaçların kel olduğu onsekizinci kış
Her kış aynı, yok bundan farkı
Olması kimin elinde acaba
Geçen kış aynı mıydı bu oda
Açılmış mıydı geçen kış bunca yara
Beş ay iki gün sonra doğmak
Değiştirir miydi bunca yaşanan kışı
Yada yaşanmamış yazları
Sönmesin ateşin
Ben geliyorum
Ölülerin valsleri arasından
Bu kış erken bitecek
Hiç bir zaman olduğu gibi
Karışık nehirlerin arasından
Kızıl tepelerin ardından
Gördüğüm son kış bu biliyorum.
Geçen kış yoktu bu notalar
Geçen kış yoktum ben
Evet bu kış hayattayım ilk kez
Yalana bir son verip
Uzanıyorum son ke orda duran ele
Hiç beni çekmeyen kendisine

Dat dattt

Ölen Kim / 7 Mart 2006

Hiç bir zaman Arnavut mu yoksa başka bir ülkenin mi anlayamayacağı kaldırımda yürüyordu. Bunca yıldır ona yürümenin bu olduğu söylenmişti bu yüzden o da bu yaptığı eylemi yürümek olarak adlandırıyordu.(aslında kimse bir şey söylememişti o yürümek diyordu bu yaptığına) Boş bakışlarla (niye hep boş bakışlıdır ki karakterler?) Tam yürürken her zaman olduğu gibi klasik bir yazıda olması gerektiği gibi yağmur yağmaya başladı ve yine yazıyı dikkatli hale getirmek için bir şeyler uydurdu kendisi. Yağmurun yağdığını görüyorum ama niye hissedemiyorum. (acaba eskisi gibi mi hissedemiyordu yoksa hiç mi hissetmiyor muydu) Yağan yağmuru hissetmemek sadece kitaplarda olurdu. Gerçek hayatta yağmur yağmadan hissedilirdi söylenirdi yağmurun yağcağı öğrenilirdi ona göre hazırlık yapılırdı. Ve tabii ki yalnız yürüyordu isimsiz(isim uydurulamayınca neden isimsiz denir ki oysa isimsiz bile bir isimdir sonuçta) kahraman ve tabii ki yalnızdı olması gerektiği gibiydi yani bir hikaye de olması gerektiği gibi Hiç bir şey tuhaf gitmiyordu yazı kendini çok önceden tahmin ettiriyor, çapını büyütemiyordu.

Bir kız görmedi kahraman görmesi gerekiyordu ama görmedi yürüdü.(tabii ki görecekti) Arnavutluktan Brezilyaya kadar yürüdü(okyanus yok muydu arada) Yağmur hem Güneyde hem kuzeyde yağıyordu.(?) Yağmuru hissedip bakışlarındaki donukluğu kaldırmak istiyordu sadece...(kimse sadece bir şey istemez) Tam Brezilyaya gelmişti ki sonunda yoruldu oturdu. Oturdu yalnızlığına ağladı hikayenin bitimine kadar kimsenin karşısına çıkmamasına üzüldü. (ve tabii ki tam bu sırada) Karşısında ilk kez gördüğü bir kız vardı. İlk kez görmemişti oysa hep rüyalarına giren kızdı bu(hani hiç durmadan yürüyordu? Rüya falan gördüğü yoktu isimsizin sadece böyle demek istiyordu) Aslında o hayatında ilk kez bir dişi görmüştü.

Hayata geldiğinden beri yağmur yağıyordu ve hayata geldiğinden beri amaçsızca yürüyordu. (hepimiz yürümüyor muyduk? Arnavutluktan Brezilyaya olmasada) Aşık olmuştu Brezilya sahillerinin muhteşem kumsallarında değil denizinde hayatının aşkına aşık oldu.(o nasıl oluyorsa) Yürüdü (hehe) denize doğru yürüdü (okyanus olcak o) Merhaba dedi yolda Brezilyaca öğrenmişti. Cevap alamadı aşkının onun sesini duymadığını düşündü. (olmayan bir dili kimsenin olmadığı yollarda öğrenmişti)... Yağmur sesini duymaya başlamıştı, artık yağmuru hissediyordu bir anda üşümeye başladı ve bacaklarının(ayak mı ?) milyonlarca kilometredir yürüdüğünü hissetti. Ağırlaştı bedeni bir ton etmişti belki de kim bilebilir.

Kopuk kopuk anıları canlandı(doğuştan beri yürüyen birinin ne anısı olurdu ki?) Bastığı her kaldırım taşını hatırladı belki de aşık olmadan önce hiç basmamıştı o taşlara hayır hayır basmıştı ama demişti ya bastığını hissetmemişti. Hissiz bir hayat sürüyordu boş bakıyordu yağmuru hissetmiyor sadece yürüyordu. Ve aşık olmuştu bakışlarındaki donukluk yerini arzu dolu bakışlara bırakmıştı. Üşümeyi öğrendi ilk kez ve yorgunluğu tattı. Yine de çabaladı denize girmek istiyordu. İlk kez aşık olmuştu ilk gördüğü kişiye aşık olmuştu. Boğulmak uğruna denize girmek istiyordu. Süründü denize doğru uzanan kaldırımı takip etti.. Kaldırımda süründükçe yaralar oluştu tüm vücudunda hiç bir zaman kapanmayan(bunu ileride anlıyor tabii)

Eskisi gibi mi yaşamaktı şimdiki gibi mi diye düşündü artık düşünebildiğini farketti. Cevap veremedi çok fazla acı çekiyordu(çektiği ilk acıydı ne kadar fazla olduğunu nerden bilebilirdi ki?) Gözleride yağıyordu artık, anlayamadı başta demek ki kendi yağmurunu yaratabiliyordu. Belkide yol boyunca yağan kendi yağmuruydu. Gökyüzünden yağan ile gözlerinden akan tuzlu su yarışıyordu adeta. Belkide denizden esen sert rüzgar(meltem oluyordu galiba) deniz (okyanus) suyunu diline getiriyordu. İlk kez tad alıyordu. Hala sürünüyordu. Her saniye ona aşık olduğunu haykırıyordu ama aralarındaki uzaklık kelimelerinin aşkına ulaşmasına engel oluyordu. Defalarca ayağa kalkıp daha hızlı hareket etmek istedi ama her defasında düştü yada düşürüldü ama o bırakmadı çabalamayı (niye bırakmadı acaba aşık olduğu için mi yoksa onun da kendisine aşık olması için mi yoksa onu kendisine aşık edip egolarını tatmin etmek için mi) sonunda okyanusa ulaştı.

Çok soğuktu hava soğuktu, denizde soğuktu ilk kez tuvaleti geldi soğuktan yada korkudan(yine kim bilebilir) tuvaleti gelmişti. Okyanusa girdi. (ama tuvaletini okyanusa yapmadı) Tutmayan bacaklarıyla okyanusa girdi kollarını hiç kullanmamıştı onların hala hareket etnesi gerektiğini düşündü. Bir tonu çoktan geçmiş vücudunu kollarıyla suyun üstünde tutmayı başardı. Batıp batıp çıkıyordu. Batıp batıp çıksada yinede ilerliyordu kıyıya baktı bir Arnavutluk Brezilya arası kadar yüzmüştü ama deniz kızıyla(bunuda sonradan öğrencek) arasındaki mesafe hiç azalmıyordu.

Mantıken,(?) kollarının yorulması gerekiyordu oysa hiç kollarının yorulması gerektiğini düşünmemişti. Düşündüğü anda kollarıda tutmaz oldu ama yinede batmıyordu. İlahi bir kaldırma kuvveti (hönk?) onu okyanusun üstünde tutuyordu. Bir anda yaklaştı hayatının aşkına daha doğrusu o hiç gitmiyordu aşkı ona yaklaşıyordu. Kendi sadece suyun üstünde duruyordu. Hayatının en heyecanlı anlarıydı aralarındaki mesafe 10 kilometreye belkide mile(oysa mil daha fazladır yerleri değişik olmalıydı) inmişti. Muhteşem bir güzellik git gide yaklaşıyordu bu güzellik karşısında bayılacak gibi oldu.(güzellik karşısında mı yoksa yorgunluktan mı bilmiyordu sadece inandırıyordu kendini hepimizin yaptığı gibi) Bayılmadı bayılmaması gerektiğini biliyordu. Mesafe git gide azaldı azaldı. Mesafe sanki sonsuza kadar azaldı. Sanki deniz kızı her dakika geldiği yolun yarısı kadar yol geliyordu böylece sonsuza kadar ona yaklaşacak gibi oldu. (ama tabii ki öyle olmadı) Hiç bir zaman deniz kızı kahramanın içine giremedi ama 0.000005 milimetre kalmıştı ki daha fazla gitmesine gerek kalmadığını düşündü.

Yüzmeyi durdurdu. Güzelliği isimsizin gözünü alıyordu suyun altına doğru baktı ve denizkızının yüzgeçlerini gördü. Anlayamadı ilk başta onun cinsel organı yok muydu. Bozuldu, hatta çok sinirlendi bu kadar yorulması bunun için miydi diyordu içinden. Bunca acıyı bir balık için mi çekmişti. Tüm hayvansal içgüdüleri ortaya çıkmıştı (gerçek hayatta çoğumuz yenemesekte, mükememel karakterimiz tüm bu kendisine yakışmayan(belki de insanlara yakışan) duyguları nakavt etti) Kendinden utandı. Aşkına ihanet ettiğini düşündü ona değil kendisine ihanet ettiğini hissetti. Nasıl bu kadar basit olabilmişti.

İçten bir silkinme geçirdi ve yeniden eski soylu haline döndü. Tüm yol boyunca haykırdığı cümleyi kafasını kaldırıp bir kez daha söyledi. Seni seviyorum dedi bildiği her dilde onu sevdiğini söyledi. Deniz kızıda onu sevdiğini söyledi ve sonsuza kadar seveceğini her denize girdiğinde onun yanında olacağını söyledi. Hiç denizden çıkmayacağını söyledi kahraman. Ağlıyordu mutluluktan ağlıyordu mutluluktan(niye iki kere?) tüm bu yaşadıklarına değmişti. Bir anda yağmur kesildi ama güneş açmadı(herkes açmasını bekliyordu oysa).

Aniden bir deniz adamı geldi ve aşkım artık gitmemiz lazım dedi. Onun aşkına yaklaştı ve yine onun karşısında onun aşkıyla öpüştü. Yüzgeçleri birbirine dolandı. Şöyle dedi deniz kızı Bu benim en iyi dostum sana yıllardır tanıştıracağımı söylediğim yıllardır benimle beraber olan seninle birlikte hayatta en değer verdiğim insan, sonunda seninle tanıştırabileceğim için çok sevinçliyim. Bırak biraz daha duralım bekleyenimiz mi var denizin derinliklerinde? İşte benim en yakın dostum "Mukoel" yıllardır sana anlattığım dostum işte bu. Hayatımda en fazla değer verdiğim dostum bu. Dostum bu dostum bu dostttt.... (yağmur tam zamanında kesilmişti her cümle defalarca yankı yapıyor kendini tekrarlıyordu) Merhaba dedi deniz adamı karımın dostu benimde dostumdur dedi. Paliah yirmi iki yıldır sizi bana anlatıyor. Sizinle tanışmak benim için büyük bir şeref. İnsansınız galiba ilk kez duyduğu bu kelimeyi kavrayamadı(onca şey biliyor insan ne demek bilmiyor tuhaf) Evet dedi evet demek zorunda hissetti. Siz diye sordu bende eskiden insandım ama onun için deniz adamı oldum. Ne mutlu size dedi ve artık gitmesi gerektiğini söyledi. Paliah ne kadar gitmemesi için ısrar edip yıllardır onunla denizde olduğunu söylesede o yine de gitmek istedi.

Evet yıllardır denizdeydi ama deniz kızıyla konuştuğunu hiç farketmemişti. Sadece onunla ilk buluştukları anı hatırladı daha biraz önce olmuş gibi geliyordu. Sonsuza kadar denizden çıkmayacağına söz vermişti. Yoksa çok önceden mi olmuştu bu. Deniz kızıyla konuşuyordu ama duymak istediklerini duyamadığından hiç konuşmadığını mı sanmıştı bunca yıl. Artık gitmem lazım dedi. bir kez daha dedi. O nasıl ona defalarca dostum dediyse o da defalarca gitmem lazım gideceğim dedi. Ve bir daha asla denize girmeyeceğini söyledi. Elveda dedi. (Herkes deniz kızının neden diye sormasını bekler olağan bir hikayede bu sorulur ve çünkü sana aşığım cevabı alnır ama çap büyümeye devam ediyordu)

Deniz kızı hiç bir şey diyemedi ama Mukoel onun dediklerini duymuştu. Özür dilerim senin beni benim seni sevdiğim gibi sevdiğini sanıyordum. Battı Mukoel okyanusun ta derinliklerine battı ve gözlerini açtığında güzel bir kız onu uyandırmıyordu (deniz kızı olayında öyleydi galiba). Gözlerini açtığında her yer insan doluydu artık her taraf dişiydi hemde hepsinin kendi cinsel orgnaını sokabileceği organları vardı. Her yer insandı her yer cıvıl cıvıldı. Defalarca karşı cinsten, kendi cinsinden insanlarla birlikte oldu. İnsan oldu insan gibi yaşamayı öğrendi. (eskiden neydi acaba) Bir çok kişiyle beraber oldu bir çok kez başkalarının hayatında deniz adamı oldu. Ona doğru yüzenleri batırdı. Unutmuştu bir çok şeyi, deniz kızına dahi inanmıyordu artık. Denizden neden korktuğunu düşünüyordu kimi zaman ama cevabını hiç bulamıyordu. (geçmişine inebilecek bir psikolog da yoktu Brezilyada) Brezilya da yaşıyordu ama hiç denize girmiyordu. (okyanus ulan!!!) Bir kere aşık olmuştu ama insan olduktan sonra kime aşık olduğunu dahi unutmuştu... Her varlık gibi o da bir kez aşık olmuştu ve kainatın en yüce varlığı(tüm evrendeki en mükemmel varlık olarak kendini tanıtan insan bencil olmadığını defalarca öne sürer. tuhaf değil mi?) insana dönüşmüştü...

ACIDI BE !!! :(

Efendim çok saçmaladığımı biliyorum. Düzeltmeden direk yayınlıyorum imla hatası falan eşek gibi olmalı. Bayağa bir zaman kaybettim test çözmeliydim oysa... Yazıyı en iyi dostlarım Hilal ve Merte armağan ediyorum hatta :')(

Far Away / 3 Şubat 2006


Götür Beni!

Gidelim artık. Hayat kavgalardan mütevellit bir kargaşa. Beni de götür dalgalara. Bir derinlik sarhoşluğu kaplasın içimi. Bu sığlıktan sana da gına gelmedi mi?

Hayat eskiden ilmek ilmek dokunurdu kaptan, artık fabrikasyon oldu. Hayat hızlı ve rüzgar beklemiyor. Beni de götür. Sadece senden ve martılardan saklamak zorunda kalayım gözyaşlarımı. Yunuslar yol göstersinler, belki bir iki de fener. Her yön tabelası aldatıcı geliyor. Artık yönümü bilmiyorum kaptan. Kutup yıldızını bile göremiyorum neon ışıklı pavyonlardan.

Ayaklarım yürümek istemiyor şehir kaldırımlarında. Belki denize daldırsam rahatlar, tuzlu su iyi gelir derler. Gerçekten kaptan, beni götürmen için söylemiyorum bunu. Yorgunluğu da alırmış tuzlu su. Hayat yorgunluğuna da çare midir dersin? Hem, beni götürsen iyi edersin. Bir ucundan da ben tutarım işlerin. Temizlerim her gün güverteyi. Bir iki balık da avladık mı, var mı bizden güzeli?

Fırtına mı dedin? Daha kötülerini de gördüm inan bana. Bedenim değil, ruhum alabora. Ruh olmayınca beden neylesin? Ruhumu geri istiyorum kaptan, yardım et bana. Biliyorum ruhum orada. Denizin tam ortasında.

Sevdiğin mi dedin? Vardı bir zaman. Kararmıştı mavi gözbebekleri, sanki denize isyan. Çerçeveden resmi bana öyle bir bakıyordu ki, kor oluyordu içimdeki yarası kaptan. Öyle bir kordu ki, dağlamadan yakanlardan. Söndürmek için o ateşi denize karışıp bir köpük olmak ve her köpük gibi harcamak istedim kendimi bir kumsalın çakıl taşlarında. O kumsal kadar onun olmadan kurtulur muydum içimdeki ateşinden? Onsuz bir deniz, nasıl buharlaşır hasretinden, ah bir bilsen. Şöyle bir düşündüm de aslında, onsuz olmak ne denize yarıyor, ne de bana. Madem ki diyorum, o yok, deniz onsuz kalmasın diye, onu da götürmeliyim içimde. En derinimden, en derine.

Yardım et kaptan. Biliyorum yüküm ağır diye böyle yapıyorsun. Ama yükün suçu bende mi? Git ona söyle. Ben kalamam burada, ruhumun orada olduğunu bile bile.

Anla beni, burada kalamam. Yorgunum diyorum, "Hayatı sırtlanmış götürüyor" diyorlar. Oysa beni eziyor sırtımdaki kaptan. Sıkıldım artık sadece bu ezilmeyi onurlu ya da onursuz kılmaya memur olmaktan. Söyledim anlamadılar, söylemedim gecelerime bulaştı. Hoyratça harcanan ve harcandığını bilip de bir şey yapamayanlar kulübünün başkanı olmanın haklı gururunu yaşıyor olsam da, ağırıma gidiyor artık.

Kim anlar beni, deniz gibi bir bilgeden öte? Biliyorsan söyle, çekinme. Anlamasan bile bir şans ver bana kaptan! Çok şey beklemedim ben bu hayattan. Beklediklerim hep bir önceki seferle gelmişler, ben kaçırmışım. Beklemediklerim başıma gelmiş, hep şaşırmışım. Daha nasıl anlatayım?

Issız bir ada görürsen bırak beni, ona da razıyım. Yeter ki bineyim şu gemiye, denizde yol alayım. Beni de al kaptan, bırak tayfan olayım!

Mustafa Akyol

Kendi Dünyasında / 3 Şubat 2006

Uyanmasını engelleyen bu kutsal güç her güzel rüyanın çabuk bitmesini sağlarken, neden bu köyün bir türlü sonunu getirmiyor yada getiremiyordu... Beyninin içinde yankılanan sahipsiz çığlıklar- harabenin çöküşünü hazırlamakta olan o acı fırtanın haberini veriyordu... Kendi yarattığı sandığı bu köyde dahi anlık isteklerini yerine getiremiyordu çocuk. Sonunda gitmek istemiş... Sanki hiç yetişemeyeceği sandığı kapıya koşmuş ve kapının kolunu yakalamıştı. Tam çevirecekken kapı yok oldu. Şimdi tüm duvar kapılarla çevriliydi. Ama küçük çocuk hangi kapı koluna elini atsa. Kapı yok oluyor arkasına döndüğünde yeniden kapı oluyordu. Yapamayacağını anladı saçları hiç bir zaman çıkmayan küçük çocuk... Kendi beyni onun kendi dünyasında ona oyun ediyordu. Diz çökmüştü bütün enerjisini kaybettiğini sanıyordu artık uğraşmak istemiyordu. Belkide bu kendi yarattığı köyde ölürse bu rüyadan bir daha uyanamayacaktı. Uyanmamak için kendine and içti küçük çocuk. Harabenin tam ortasında dikilmiş, ilk kez korkmadan olacakları bekliyordu... Yerin altı sallanıyor, kapıların arkasından birileri kapıları tırmalıyordu... Hiç yerini değiştirmedi küçük çocuk boş harabenin ortasında sadece bekledi... Bir ara dışarda ne olduğuna bakmaya cesaret etti çocuk... Harabenin küçük camına doğru yöneldi. Camdaki pisliği silmek için elini ona götürdüğünde çoktan dışarısını net bir şekilde görebiliyordu... Dışarıya baktı herşey havalanmış uçuyordu... Ağaçlar köklerinden ayrılmış yapraklarını hiç dökmeden havada birbirleriyle dans ediyordu... Küçük çocuk bir adım geri çekildi. Cam yine eski halini almıştı. Cam nasıl kırılmıyordu diye düşündü bir an sonra ben istemiyorum diye geçiştirdi bu soruyu... Bir kapı çalıyordu. Düşündü küçük çocuk acaba onu içeri kendi dünyasına almalı mıydı? Hayır dedi ilk baş, kimse buraya giremez, kimse Tanrıyla olamaz dedi... Sonra bir kez daha cama doğru gitti ve dışarıyı izledi... O an kapı çalıntılarına çığlıklar eşlik etti. Karar vermişti kapıyı açacaktı... Böyle bir ortamda kimseyi dışarda bırakamazdı. Kafasını kaldırdı tek bir kapı kalmıştı... Bir kaç adım sonra kapıya ulaşmıştı. Kapının koluna uzandı, açtı. Kimse yoktu. Yine beyni kendine oyun ediyordu... Kapıyı usulca kapattı. Rüzgar hiç yüzüne vurmamıştı dışarı mı çıkmalıyım acaba, diye düşündü. Ama sadece düşünmüştü. Kapıyı usulca kapattı. Yerin sallandığını hala hissediyor ama bu yürümesini engellemiyordu... Yine harabenin ortasına geldi. Kapıların hepsi geri gelmişti. Şimdi hepsi çalıyor, hepsinin ardından çığlıklar geliyordu. Nasıl olur da o kapıyı açarım diye düşündü çocuk? Harabenin tam ortasında kapılardan en uzak yerine harabenin tam ortasına doğru koştu. ARtık dik duramıyordu. Diğer harabe anıları gibi yine harabenin içinde büzüşmüştü. Her yeri ağrıyor. Bununla baş edemiyordu. Çığlıklar beynini paramparça ediyor. Ritmli ve tek tek çalan kapılar ise onu deliye çeviriyordu. Kafasını kaldırdı kapılar git gide kendine yaklaşıyordu. Tam ölüyordu ki, küçük çocuk o kutsal güç tarafından yine uyandırıldı.

Nereye Gidiyorsun Böyle ? / 3 Şubat 2006

Yolunu çok zaman önce öğrendiği bilinmezliğe yol alıyordu yine. Ellerini yumruk yapmış, hiç yere bakmadan hayatı kovalıyordu. Ne çok şeyini düşürmüştü oysa, hayatı kovalarken; şerefini, umutlarını, güvenini şimdiyse kendini dahi tanımayan bir et parçasına dönmüştü. Koşuyor sadece koşuyordu belki hayatı yakalar yada kalkmamak üzere düşerdi.

Yıllardır aralıklarla koşuyordu, dönüp kaybettiği değerleri aradı kimi zaman. Onun için zamanı geri aldı Urd, ama o hiç bir zaman bulamadı. Boşluktaydı küçük çocuk içindeki karanlığı dalga dalga Tanrıların evine yolluyordu. Kalbinden ettiği nefret zamansız ve lüzumsuzdu. Hiç bu kadar sık adımlarla koşmuyordu. Eskiden uzun adımlar atardı şimdi ise kısa ama daha sık atıyordu adımlarını...

Neredeydi Tanrılar? O gittiğinden beri beyninde sadece Hel'i hayal edebiliyordu. Hatta bir kere görmüştü siluetini bitmeyen rüyasında. Niye sevmişti onu bu kadar, onun gideceğini bile bile niye bağlanmıştı... Şimdi Tanrıların yanındaydı. Nefret ediyordu kalbinden, o gitiğinden beri karanlık aydınlanmaz olmuştu, hatalar azalmış kaybettiği değerleri artmıştı. Üstüne hata yapabilecek hiç bir şeyi kalmamıştı o gittiğinden beri.

"Neredesin Paliah, nerede? Niye hiç ses yok bu şarkıda?" Küçük çocuk kendi şarkısını sessiz olarak söylüyor(!) ve kovalamaya devam ediyordu. Aslında o sadece kovaladığını sanıyordu, oysa her koşmaya başladığında hep kovalanan olmuştu karanlık ruhlarda.

Ona ölümü ver Skuld ölümü, umut değil onun istediği...


Urd : İskandinav mitolojisinde geçen Norn'lardan biridir ve zamanın geçmiş bölümünü temsil eden yaşlı kadın olarak betimlenmiştir

Skuld :

İskandinav mitolojisinde geçen Norn'lardan biridir. geleceği temsil eder. belirsizlikden dolayı yüzü peçeyle örtülmüş genç kadın olarak betimlenmiştir. ölümle hayat arasındaki yaşam bağını keser.

Hel : Loki'nin kızıdır. berbat bir görünüme sahiptir, vücudunun iki renge ayrıldığı söylenir. niflheim'in karanlığını yönetir