16 Aralık 2009 Çarşamba

Le fate ignoranti

Ferzan Özpetek'in 3. filmi. Şimdi bizim internet yoluyla entelektüelleşmiş gencimizin büyük çoğunluğu Avrupa sinemasında adını duyurmuş her yönetmenimizi sever, sayar hatta hiç bir filmini izlemeden öpüp başının üstüne koyar. Ferzan Özpetek de bu yönetmenlerden birisi.

3. filmi "Le Fate ignoranti"'nin ilgi çekici konusu dışında hiç bir özelliği yok. Son zamanlarda izlediğim en kötü kamera geçişlerine sahip olmasının yanı sıra senaryoya alışmamızla beraber sıkıcı bir film haline dönüşüyor. Kamera geçişlerinden öte kamera kullanımları da çok kötü. Bu işin teoriğine dair hiç bir şey görmedim ama her kamera geçişinde "Hacı naptın? dedim. Hele ki filmin sonunda verdiği o duygusal olmaya çalışan iğrenç mesaj var ya kesinlikle olmamış.

Filmin ortalarında bir şey anlatıp da sonunda o sahneyi refere eden ve bak aslında böyle gözüküyor ama ileride onlar mutlu olacak diyen filmleri oldum olası sevmemişimdir, yine sevmedim. Şimdiye kadar hiçbirinin de doğru düzgün olduğunu görmedim tıpkı Le fate ignoranti gibi.

Koray Candemir de yakışıklı genç rolünde oynuyor ki bu adam piyasaya çıktığından beri insanlar kendisinin neresini yakışıklı buluyor anlayabilmiş değilim.

13 Aralık 2009 Pazar

Sevgilinin Arkasından Bakmak

Nazar değmesin; çok mükemmel bir sevgilim var. Uzak olmamız en büyük problemimiz. Geyik bir ilişki olsa koymaz ama böyle bir durumda insan sürekli görmek istiyor. Long-distance relationship olayı hakikaten boktan bir durum ama halimden memnunum. Aşık olduğun kişinin seni sevdiğini bilmek güzel duygu.

Şimdi bu yazı duygusal olacaktı sözde ama geyiğe bağladık devam edelim. Sevgili kişisi arada bana sürpriz yaparak buralara geliyor. Onun burada olduğunu bilmek kadar güzel bir duygu yok. Senin için geldiğini biliyorsun egon şişiyor da şişiyor. Burada olduğunu anladığında nasıl diyeyim öyle bir heyecan sarıyor ki bünyeyi; anlatamıyorum Kamil demeyeceğim ama hakikaten "sonu iyi olacağını bildiğin bir heyecan" gibi abuk bir açıklamadan ötesini yapamıyorum.

Tabii bir de gidişler var ki acayip koyuyor insana. Buluşuyorsunuz, karşınızda oturuyor. Tam kafasının üstündeyse ilerleyen bir saat. Gözlerine bakarken bir anda kayıyor gözleriniz vakit git gide yaklaşıyor. Ulan diyorum her seferinde yok mu zamanı durdurabilecek bir şey. Sonra o kendi saatine bakıyor. Gitmesi gerek biliyorsunuz ve yapabileceğiniz tek şey sövmek. Sövüyorsunuz ulan gitmesin bir şey olsun diyeceksiniz ama "Breaking The Waves" izlemişsiniz öyle de diyemiyorsunuz. Sürekli sarılıyorsunuz. Bırakmak istemiyorsunuz ama gidiyor sonuçta.

Arkasından baka kalıyorsunuz. Koşmak istiyorsunuz arkasından ama öylece saplanıp kalıyorsunuz. Gözleriniz doluyor ama akmıyor. İşte o zaman anlıyorsunuz ki gittiği anda zaman duruyor.

Die Fälscher


2. Dünya Savaşı'yla ilgili her filme ön yargıyla yaklaşıyorum. Kalpazanlar'a da öyle yaklaştım. Gerçek olaylardan uyarlandığından ötürü genel kültür seviyenizi yükseltip 2. Dünya Savaşı'yla ilgili hanenize yeni bilgi eklemesinin dışında pek bir özelliği yok diyebilirim.

Tabii çok beğenen çok kişi var. Zaten biraz ajitasyonla tüm Dünya'yı fethedebiliyorsunuz. Mesela şöyle bir film yapsınlar bir SS subayı yahudi bir kıza aşık olsun. Sonra emir alıp onu ve ailesini öldürmek zorunda kalsın. Hop tüm Dünya tav olsun. Sonuna da siyah ekranın üstüne beyaz yazıyla yıl 1952 acılı Werther intihar etti yazın. Gerçek midir değil midir kimse sorgulamayacaktır.

İzlemenizi önerebileceğim ama 10 üzerinden en fazla 6 verebileceğim bir film. En iyi yabancı film Oscar'ı aldığını da ekleyelim.

Karl Markovics ise cidden iyi bir oyunculuk sergilemiş diyeceğim fakat oynadığı zaten başrol olduğundan, hafif tipsizlikle kim oynasa beğenirdim gibi geliyor.(Senaryo iyi demeye çalıştım. Neden bu kadar uzattım bilmiyorum.) Mesela Al Pacino yakışıklı olsaydı kesinlikle bu kadar ünlü olmazdı eminim. Yine de yiğidi öldürüyor Karl abimize hakkını veriyoruz.

Next


İzleyiciyle dalga geçen sonuyla kötü bir film. Zaten Nicholas Cage'in son zamanlarda oynadığı iyi film hatırlamıyorum. Son 2 yıldır çektiği iyi film yok diyecektim ama kontrol ettim son 100 yıldır çektiği iyi film yok diyebilirim gönül rahatlığıyla. Nedense bu adam Türkiye'de gençler tarafından çok sevilir. Oysa ki kendisinin oynadığı iyi film sayısı bana kalırsa 3-5 tane.

Bir de ben bu filmi 2 kere izledim. Neden? Ev ahalisi şöyle bir film olsun vurdulu kırdılı dediler. Tabii ev halkı izleyince sevişme sahnesini de azaltmak gerekiyor. Aklıma bir tek bu geldi. Bir kere daha izledim bir kere daha sövdüm. Ev halkı şöyle dedi: "Sonu olmamış". Ben ne diyorum "Baştan sona olmamış". Her yazı da olduğu gibi yine zarfımı getireyim ve "Yine de action severler izleyebilir" diyecektim ama diyemedim, yapamadım. İzlemeyin gerek yok diyor ve geçiştiriyorum.

Sinema dergilerindeki taktiği uygulayarak türün meraklılarına diyerek bitirdim. Zaten bir film türün meraklılarına ise kötüdür.

Identity


Afişi film hakkında en fazla bilgi veren film diyebiliriz. Klasik Hollywood kamera teknikleri kullanılmasa daha güzel olabilirmiş. Fakat her şeye rağmen izlenesi bir "thriller".

Filmin konusunu arayan herkes bulabilir ama bana kalırsa hiç okumadan izleyin. Zira filmin konusunu öğrendiğinizde sonunu ve olanları film başladığında anlayacaksınız. Bu da filmin seyir zevkini azaltıyor. Hatta bana kalırsa afişe bile bakmayın. Direkt filmi izleyin. (Bakmış oldunuz artık ama sağlık olsun)

8 Aralık 2009 Salı

Gülün Adı

Aslında başlık, "Il nome della rosa ve Der Name der Rose" olmalıydı zira sanat eserlerinin orjinal isimleriyle anılmasından yanayım. (Ufak bir takıntı)



İlk olarak kitap hakkında bir iki cümle söyleyelim. Hayatım boyunca bitirmekte en çok zorluk çektiğim kitap olarak liste başında. Kitabı okuduğum sırada yanlış hatırlamıyorsam 4 tane daha kitap bitirdim.

Peki bu kitabı okumaya çalışmamın hikayesi nedir? Yıllardan 2004 bir Edebiyat hocamız var. Kendisine sınıftaki kızların hepsi aşık erkekler de ibne mi olsam diye düşünüyor. Bir cümle kuruyor, biz yeni yetme ergenler direkt olarak vay be oluyoruz. Her neyse bu hoca sürekli gelip gelip "Gülün Adı" okuyun. "Gülün Adı"'nı okumazsanız adam değilsiniz gibisinden cümleler kuruyor. Ben de en sonunda okumaya karar verdim.(sene 2009)

Kitap sıkıcı. Okuyup da bitirebildiğim en sıkıcı kitap. Ama tüm bu bilgiler doğrultusunda kitaba kötü diyemiyorum. Gerçekten tarihsel roman olarak Umberto abimiz yıllarca uğraşmış; ben bile -kitabı çok uzun sürede bitirdim ve çok da hoşlanmadım diyebilirim- Orta Çağ Hristiyan dünyası hakkında az çok bilgi edinebildim. Kitabı gerçekten sevmek ve sindirebilmek içinse bana göre Orta Çağa ilgi duymak, Latince ya da en azından İtalyanca'dan hoşlanmak gerekiyor. Gülün Adı, yanınızda not defteriyle okuduğunuzda size çok daha yararlı olacak bir kitap. Tabii bunun için araştırma isteği ve döneme ilgi duymak gerekiyor.

Kitap bizim gibi basit okuyucuları tutabilmek için polisiye olayına atılmış. Her ne kadar Umberto Eco "kitabın ilk yüz sayfası kefaret" falan dese de bana kalırsa kitabın tamamı kefaret. Ortalara doğru hakikaten sararmış gibi oluyor ama onun da etkisi çok kısa sürüyor. Zira 7. güne(kitabın son bölümü) geldiğimde başka bir kitaba başladım. Polisiye olarak öyle abartılacak bir kitap değil zaten polisiye okuyacağım diye Gülün Adı'nı elinize alıyorsanız hemen bırakın derim.

Yine de kitaplardan anlamadığımı ve iyi bir okuyucu olmadığımı ekleyeyim.



Şimdi filme geçelim. Geçmesek olur mu? Bence olur ya hadi neyse... 86'da yapmışlar filmi yani kitabın yazılışından 6 sene sonra, kitabın Türkçe'ye çevrilmesiyle aynı yılda. Bu gereksiz sayıları niye verdiğimi ben de hiç bilmiyorum. Olur da Dünya'nın en güzel kızı Gülün Adı kaç yılında Türkçe'ye çevrildi diye sorarsa "Filmin çekildiği yıl. Yani 86" diye cevaplayıp kızı etkileyin diye yapmış olabilirim.(Melek gibi adamım)

Vidar 2: Film kitaptan kötü mü Vidar 1 bey?
Vidar 1: Kesinlikle hayır
Vidar 2: Peki film iyi mi Vidar 1 bey
Vidar 1: Kesinlikle hayır

Vay be! Anlatmak istediklerimi nasıl da yaratıcı bir şekilde yazıya döküyorum görüyor musunuz? Böyle Vidar 1 beyler falan. Geyik bir yana kitabın güzel bir özeti olmuş film. Başarısız bir kitap uyarlaması kesinlikle diyemem ama şimdi 4500 sayfa kitabı okuduktan sonra kitabı okumanıza gerek yok filmi izleyin yeter de diyemeyeceğim. Zira kitabın size kattıkları ve araştırmaya yönelttiği her bilgi filmde maalesef yok diyeceğim ama "maalesef" demiyorum. Zira vardı da noldu, ben hiç sallamadım.

Son olarak da Christian Slater adlı abimizin berbat ötesi oyunculuğuna rağmen bu filmden sonra bir çok dizi ve filmde daha oynamasını, üzüntüyle karşıladığımı belirteyim.



Şu üstteki fragmanı bulana kadar da canım çıktı. Ayrıca kontrol etmediğimden ötürü zaten her yazıda yüzlerce olan imla hatalarım bu yazıda milyonlarca olabilir. Anlamadığınız yer varsa parmak kaldırıp sorun. Teknoloji gelişti ya nerde o eski parmaklar azizim deyip bitiriyorum. Çok uzadı zaten yazı.

1 Aralık 2009 Salı

Gemlik, Internetsizlik, Tatil

Internetsiz kalmak, pek bir kotu bir durum. Telefondan internete girip suraya iki sstir girmeye calismak daha da kotu.. Cunku o kadar sikildim ki goz kalemini andiran bir cisimle harflere tiklayip yazi yazmaya cabaliyorum. Dusunun siz halimi..

Guzel bir iki filmin disinda, kitap, dergi ve Psp ile vakit gecirdim. Internetimiz olunca hepsi hakkinda iki uc satir bir seyler yazarim.

Son olarak eger okumadiysaniz; Psikeart dergisini hepinize oneriyorum ki her sayfasi her satiri okunabilen tavsiye edilebilecek bir dergi.. Gordugunuz uzere ben de tavsiye ettim. Populer Psikiyatri adli kalitesiz dergiden de kurtulmus olduk.